11 Haziran 2012 Pazartesi

İŞ FAHİŞELİKTİR!




Ocak 2006

Bunca işten sonra bir hesap yapmam lazım artık. Bugün mesleklerime portakal toplayıcılığını da ekledim. Mesleğin asıl zorluğu karın tokluğuna (11 euro) günde 11 saat çalışmakmış. Başka bir zorluğu da yok.

Atinada bir duvar yazısında gördüm ilk defa yazının başlığını. Ve uzun zamandır zorunlu çalışma üzerine birşeyler yazma niyetimi gerçekleştirmeye vesile oldu bu grafitiyi görmek. Bunu işsiz geçirdiğim aylarda yapmadım ama bugün, bu iş eziyetinin içinde yazıyorum işte. Bu portakal işi bir büyük fabrika tarafından organize ediliyor.Ve aşağılıkça bir sömürü çarkı döndürülüyor. Her patron için aşağılık deme ihtiyacı hissetmezsiniz. Mesela zımparacılık zamanımdan usta Dimitri öyle bir adam değildi. Şimdi buz gibi bir bağevindeyiz. Pencereler kapanmıyor ve hava çok soğuk. Herşey berbat bir pislik içinde. Bulgar, Arnavut, Afgan, Arap, Kürt, Polon ve Türkler var çalışanlar arasında. Özellikle Polonlar oldukça yaşlı adamlar. Kaçınılmaz olarak bu adam acep gün yüzü gördü mü hayatında diye bir soru geliyor ağzınıza. Zorunlu üretim üzerine birşeyler yazabilmek için en doğru yerdeyim sanırım.

Zorunlu üretimin bir kültürü var elbette. Disiplin bu kültürün ahlakını oluşturuyor. Disiplini siyah ve beyaz diye ikiye ayırır ve beyaz disiplinle bazı güncel ihtiyaçlarınızı giderebilirsiniz ama sorular da oldukları yerde dururlar bu konuya dair. İlk taşı otoriter sosyalistlere atmayı sürdürelim. Üretim şevki ve kalkınma planları için şiirler yazılmış olması, bu arada birilerinin çalışmaktan ölmeye devam etmesi bu kimliğin sadece otoriter kısmıyla değil, sosyalist kısmıyla da ilgili. Endüstrinin ve elinde ingiliz anahtarı tutan vücut geliştirme şampiyonu modern proleterin yüceltilip heykellere konu olması da zorunlu çalışma kültürünün değişik görünümleri arasında sayılabilir. Ve bütün bu görünümler, kapitalizm dediğimiz bir fotoğrafın negatifi gibidirler.

Şimdi daha gerilere, zorunlu çalışmanın doğduğunu varsaydığımız zamanlara dönmeye çalışalım. Siyah ya da beyaz disiplinin henüz varolmadığı, insanın gönüllü ve kendisi için, ihtiyaçlarının kılavuz ettiği şekilde çalıştığı zamanlara. Beyaz disiplin diye birşeyin varlığını iddia edenler, bütün kötülüklerin anası olan özel mülkiyet ortaya çıkmadan önce, bireyin topluluğa karşı sorumluluğu gereği zorunlu çalışmanın varolduğunu iddia etmekten de çekinmeyeceklerdir heralde. Düşünelim ki henüz ortada aile kavramı bile yok, kabile olarak yaşıyoruz. Oldukça büyük bir ailemiz var diyelim. İşte o zamanlar birşeyler bozulmaya başlıyor ve önce kabileler arasında savaşların başgösterdiği iddia ediliyor. Böylece köleliğin ve köleler sayesinde de birikmiş ürünün. Yani Marksın deyimiyle artık ürünün. Değişik iddialar da mevcut elbette, aradaki bağı başka biçimlerde de kurmak mümkün olabilir. Kolayca anlayabildiğimiz odur ki özel mülkiyet daha sonra (adına kamusal mülkiyet yani kabilenin mülkiyeti falan da dense) ortaya çıkıyor zorunlu çalışmadan. Ve zorunlu çalışmanın olmadığı bir toplumda savaşların çıkması da akla ziyan olacaktır. Hadi bereketli toprakların paylaşımı sorunu var desek, insan nüfusunun yerkürede yaygın bir dağılım sağlaması ve toprak sorununun başgöstermesi çok daha sonralara özgüdür. İlk savaşların toprak kontrolünden ziyade o sırada varolan birikimi ele geçirme hedefini taşıdığı, uzun bir süre savaşların talanla özdeş olduğu hatırlanmalıdır. İnsan topluluklarının zorunlu çalışma olgusuyla tanışması, hem toplumsal otoritenin hem de özel mülkiyetin zorunlu aşamasıdır. İnsanın doğayı işleyerek ondan geçim ve zenginlik araçları yaratması yeteneği, sosyal yaşamın güçlüler ve güçsüzler, yöneticiler ve yönetilenler biçiminde yarılmasıyla zorunlu çalışma olgusunu doğurmuş, hemen ardından da bu durumun mantıki kurumsal sonuçları olan devlet ve özel mülkiyet ortaya çıkmıştır. Yani mantıken öyle olması gerekir.

Ne kendi kafamı ne de sizin kafanızı fazla karıştırmak, ne de bir yumurta tavuk döngüsüne girelim istemem. Söylemek istediğim, zorunlu çalışmanın, insan toplumlarının acımasız tarihinde asıl dönüm noktalarından biri olarak görülmesi gerektiğidir.


Ama daha önemlisi, bu soğuk bilgiden de öteye geçerek onun şu an hepimizi, işsizler de dahil, kuşatan bir kuralı olmasıdır sistemin. Zorunlu çalışma, bireylerin tercih şanslarının ortadan kaldırılmasıdır. Hayatımızın standart katilidir. 25 yıl boyunca her sabah aynı fabrikanın yolunu tutan ve o koca binanın içinde hergün binlerce kez aynı hareketi tekrarlayan insanın ruhsal olarak sağlıklı olabileceğini iddia etmek komiktir. Bazı işlerde işçinin günde 25 bin kere aynı hareketi tekrarlaması gerekir. İşçi başına düşen hareket sayısı azaldıkça işbölümü büyüyor demektir. Bana baklava yapmayı öğreten patronum, yarım saatte bir tepsi çıkarmama söylenip, on dakikada bir tepsi çıkarmam gerektiği uyarısını veriyordu sürekli. İşbölümü ve onun devasa biçimi olan endüstri, zorunlu çalışmanın sonuçları arasındadır. Ve bütün bu olgular insan ruhuna, onun doğal kalmış herşeyine kin gütmektedir. Zorunlu çalışma, değişik biçimlerde gözlemlenen ruhsal yaralanmalar oluşturur. Güven duygusundaki bozukluğun, insanların özgüven eksikliğinin başka bir sebebini aramak gereksizdir. Bazı işler bence bu yüzden, ağır oldukları halde daha fazla tercih edilebilirler. Hamallık yaptığımız zamanlara dair gözlemim de bu olmuştur. Üzerine yıkabildikleri kadar yükü yıkarlar ve bu bel ağrılarına yol açacak olsa da tepende dırdır eden ya da işin incelikleri üzerinden üzerinde baskı kuran bir usta, bir patron yoktur ortada. Onlar senin çalışma temponu kaç kamyon yük indirdiğinle ölçerler ve bu sana istediğinde sigara içme fırsatı tanır. Ama diğer işlerde, özellikle öğrenme süreci içinde, iş hiyerarşisi hergün kendini realize eder. Amele denilen vasıfsız işçiye her zaman aptalmış gibi davranılır. Kısa süre sonra bunun için bir gerekçesi olmayacaktır kimsenin ama zaten bir intikam duygusu bu davranışa kılavuzluk eder. Herkesin dehşet verici, insanlıktan nasibini almamış bir usta hikayesi vardır.

İŞSİZLİK

Düzenli olarak hergün, aynı hareketleri yüzlerce, binlerce kez tekrarlayan bir modern proleter olmaktansa, kendi tezgahı olan bir seyyar satıcı, ya da bir işsiz, yani lümpen proleter olmak, insan ruhu için kesinlikle daha hayırlıdır. Marksistler, bu anlayışı anarşizmin bir küçük üreticiler, küçük toprak sahibi köylülük ideolojisi olduğunun kanıtı olarak koyarlar ortaya. Doğruya doğru, fabrikada çarklarındaki dişlidense küçük bir atölye, ama kendi başına ve kendine yeterli bir atölye insanın kendini bireysel olarak geliştirmesine daha elverişlidir. Açlık sınırında gerçekleşen bir işsizlik deneyiminden çıkarılacak çok ders vardır. Hayata bakışınıza etkili darbeler iner. Egolarınızla yüzleşebileceğiniz sarsıcı bir zeminde gelişir herşey. Canınız yanar ama gerçeğe içinden bakarsınız. Paranın sağlayacağı bütün değerlerden temizlenmiş olarak, görsellik kaygısından uzakta, sofranıza gelen ya da tükettiğiniz her nesnenin üretim sürecini gözünüzde canlandırırsınız. Ekonomi okumaları bu canlandırmaya yardımcı olur ama kendisi değildir. Bu işin (işsizliğin) püf noktası, sokaklarda başıboş dolaştığınız zamanlarda kendini gösterir. Hayatın amacının üretim değil, üretimin amacının hayat olduğunu anlarsınız.

İşsizlik özgür zaman demektir. Gaspedilmemiş zaman demektir. Örneğin bir gazetecilik deneyiminden aklımda kalan tek şey, elde edebildiğim kendini geliştirme olanaklarının varlığıydı. Elbette ki aynı işi bir banka memuru gibi yaptığımız zamanlar da oldu ama haftanın 5 gününü işyerinde geçirip, sadece birkaç saatlik bir çalışmayla dergi çıkarmak ve diğer zamanları kendi gelişim sürecine koşmak oldukça büyük bir şanstı. Ama kapitalizm, emek sömürüsünü en ince noktalara kadar geliştirme niyetinden vazgeçmiş değil. Zaten vazgeçmesi de mümkün değil. CV ve insan kaynakları kavramlarının hayatımıza girişi de bunun bir başka göstergesidir. Bütün şirketlerin en iğrenç tiplerini bu departmanda bulursunuz. Şirket küçülme kararı aldığı zaman bin kadar işçiye siktirin gidin lan diyecek departmana insan kaynakları demişler. Hayata Dönüş operasyonu gibi bir isimlendirme.

Sonuç olarak işsiz sözcüğü her ne kadar kulağa hoş gelmese de bir çaresizliği ve yaşamsal zorlukları tariflese de aynı zamanda zorunlu çalışma çarklarının dışına çıkmak demektir ve insanın kendi yaratıcılığıyla tanışmasının zamansal koşulunu sağlar. Bu arada paranın temel ahlak değeri olduğu kapitalist toplumsal kültürün iğrençliğini bir kurban olarak tanımak demektir. Aynı kültür, sizi sürekli baskı altında tutar. Parasız kalmak zaten başlı başına bir baskıyken, buna size asalakmışsınız gibi davrananlar eklenir. Herkesten önce işçiler size küfretmek için hazırdırlar. Onlar patron ve yönetici takımının aşağısında ama sizin üzerinizde oldukları hissiyle, kral adına söz alan kralcılardır. Ne iş yapıyorsunuz diye bir soru gelir ve işsizim cevabından sonra aradaki samimiyet mesafesi iyice açılır. Ve bütün bunlar, sizin kişisel gelişiminiz için, insani değerlerinizin gelişimi için, hiçbir psikologun tavsiye etmeyeceği değerli aşamalardır. Çünkü hayatı ve dünyayı tanımak için hep yukardan bakmak, hep başarılılar (yani kendini başarılı sanan ve sistem tarafından bunun diplomalarıyla ödüllendirilenler) safında yeralmak oldukça yetersizdir. Dünya ve hayat aşağıda hareket halindedir asıl.

ÇÖZÜM: ÇALMAK VE ÇÖPLÜKLERDEN BESLENMEK

Çöplükten beslenmek bir mütevazileşme ayini gibidir. Ben bu işi zengin bir kapitalistin anarşist kızından öğrendim ilk olarak. Utancımdan yerin dibine batıyordum, o ise etraftan geçenleri umursamaksızın kafasını konteynerin kapağından içeri sokmuş poşetleri karıştırıyordu. Eve dönüp ganimeti atıştırmaya başladığımızda, tüketim toplumu üzerine yazmış ve okumuş bulunduğum onca laf kalabalığından hatırladığım hiçbir şey yoktu hala. Epeyce bir vakit sonra, birgün aynı ganimeti, tasavvuf üzerine hayli sohbet ettiğimiz ve hatta bu dertle Konya yollarını aşındırmış bir arkadaşa ikram ettim. Tamam dervişler hayran olunacak adamlardı, hepimizin içinde onların yoluna çıkacak bir arayış vardı ama bu ikram sanırım biraz ağır geldi arkadaşa. O hala evden pizza siparişi vererek bu yola çıkabileceğine inanıyordu.

Elbette ki bu çözüm daha çok Avrupada geçerli. Şırnakta çöplükte yiyecek ararken buldukları bombanın kurbanı olan çocukları hatırlayacaksınızdır. Frankfurt denilen toplumsal çöplükte bu yöntemin sonucu asgari bir refah düzeyi olacaktır. Ama zaten asıl sorun, birilerinin zaten zorunlu olarak böyle yaşadıkları gerçeğinin farkında olabilmek. Her mahalle pazarından sonra poşetlerini artıklarla dolduran (genellikle yaşlı) insanların televizyondaki görüntü olarak kalmayıp, paylaşılan bir ruh yarası halini alması asıl sorun. Ama Paristeki kloşardan ya da Almanyadaki peneden farklı olarak bir vazgeçiş değil, bir hesaplaşma biçiminde bu eylemin içinde olmak. Basit bir vicdan hesaplaşması değil, sistemin gerçekten ne olduğunu tanımak ve anlamak için. Yani içinde soluk aldığımız gerçeği, o gerçeğin sınırboylarında dolaşarak tanımak.

Çalmak ise içinden geçilmesi gereken bir diğer aşamadır. Adaleti simgeler. Varlığı çalınanlar, yasal hırsızlıktan geri alıyorlar. (Naapayım, bende yok onlarda var, yoksa niye çalayım) diye açıklıyor hırsızlık yapma gerekçesini bir çingene kadın. Özel mülkiyet, en büyük hırsızlık ve haksızlık şebekesi. Ve tabi çalmanın kuralları var özel mülkiyet sisteminde. Buna hukuk diyorlar. (Aynı anarşist kızcağız, bana uzun uzun sadece politik tutsaklarla değil, bütün tutsaklarla dayanışmak gerektiğini anlatıyordu. Şimdi anlıyorum ne demek istediğini!)

Dünyanın yoksullar ve zenginler arasındaki paylaşımı, insan aklının şuursuzca bu düzenin peşinde koşuşu ahlaksızlıktan başka birşey değildir. Kapitalizm hiçbir makul insani ölçü taşımıyor. İnsan da dahil herşey parayla ölçülüyor. Birilerinin, çoğunluk olan başkalarının zincirlenmesi üzerinden konforlu bir yaşam kurması, dahası, zenginliğin kasalarda, bankalarda ya da altın biçiminde biriktirilmesi nasıl bir adalet ya da ahlak duygusu içerebilir? İşte bu yüzden en adil kurum insan etiğidir. İnsan etiği, sömürenin sömürmekten vazgeçmesiyle değil, sömürülenin buna dur demesiyle gelişebilir. Şiddetsiz bir dünya, ancak şiddetin kurbanlarının kişilik bozukluklarını tamir edecekleri, özgüven, özsaygı, onur gibi kavramları geliştirecekleri bir durumda hayat bulabilir. Hayati pratiği içeren öğretim, etiğin gerçekleşme araçlarından biridir. Bu pratiğin bir yerinde de şiddet kavramı durur. Çünkü örgütlü ya da egemen olduğu için meşruiyet iddiasında olan şiddete karşı kendi savunmasını, gerektiğinde, mazlum kimliğini zedelemedeyen bir şekilde açığa çıkaramayanlar, sözkonusu bozuklukları yarına taşırlar. İşleyen bir şiddet aygıtıyla yüzleşip hesaplaşmayan bir şiddet eleştirisi eksiktir. Hayati pratiğe, hayatın kendisine dayanan böyle bir öğretim sürecinde hiç kimse öğrenci ya da öğretmen olamaz. Kendine has yaşamıyla herkes kendisinin öğretmeni ve öğrencisidir. Kim demişse doğru demiş, hayat sanattır. Ve bir volta. Maphusun voltasının uzunluğunu duvarlar tayin eder. Kimileri fabrika ve ev arasında atar voltayı. İşsiz kaldırımlar boyunca atar. Kimileri sınırlar boyunca. Ülkelerin ve gerçeğin sınırboylarında.

Coşkumuzu ifade edecek yeni fiiller hatırlamıyoruz madem, özneyi değiştirerek hep birlikte bağıralım;

Zorunlu çalışmayı kahredelim! Yaşamı yaşatalım!


Hiç yorum yok: