30 Mart 2011 Çarşamba

TRANSFORMASYON NOTLARI 2

ANTİ-POLİTİK TASARININ SUNDUĞU AÇILIM OLANAKLARI

Çizgimizin ve kimliğimizin öne çıkan bileşenlerinden biri olarak tanımladığımız anti-politik tarz nedir sorusunu yanıtlamak için politikayı nasıl kavradığımızı açıklamaya çalışalım. Bilim olarak politika, bir toplumsal kesimin sistematik çıkarları doğrultusunda yürüttüğü gündelik faaliyeti nesne edinir. Bu sistematik çıkarlar genellikle bir ideolojik formda ifadesini bulurlar. Basit bir şekil üzerinden anlatmak gerekirse; ideolojiyi düz bir çizgi, politikayı da bu çizginin çevresindeki sarmal çizgi olarak tahayyül edebiliriz. Bu sarmal çizgi, merkeze (düz çizgiye) zaman zaman yaklaşır, zaman zaman uzaklaşır. Eğer sözkonusu toplumsal kesim ya da güç ile onun politik uzantıları arasında ayrıca bir açı varsa, merkezdeki çizginin tersi istikamette de hareket edebilir.

Bu ilişkiyi tersten ele alırsak; politikanın bir yabancılaştırma sanatı olduğunu göreceğiz. Görünürdeki karşıtlığın yanısıra bir dizi gizli karşıtlığı içerir ve kendini bu gizli karşıtlıkların üzerine inşa eder. Bu yüzden doğasına sinmiş bir pragmatizm barındırır. Burjuva politikasında ve politikacılığında bu artık olağan kabul edilen bir özelliktir. Çünkü burjuvazi geniş yığınlara yaslanarak politika yapar. Kendi çıkarlarını dayatma, yalan, konsensüs gibi yollarla diğer toplumsal kesimlere �iletir�. Biz çözümlememizi farklı bir örnek üzerinden yapalım. İşçi sınıfı adına politika yapan bir partinin görünürdeki karşıtı burjuvazidir. Ama tek karşıt o değildir. Politika üretenlerle onu uygulayanlar arasında, ve yine birincilerle işçi sınıfı arasında gizli bir karşıtlık hükmünü sürer. Bu salt �temsil� edilen sınıfın bilinç ya da örgütlülük eksikliğiyle, politikacıların temsil ettikleri sınıfın çıkarları yerine kendilerininkini ikame etmeleriyle açıklanamaz bir olgudur. Bu yabancılaşma olgusu politika denen kavramın kendisine içkin olduğundan üretir gizli karşıtlıklarını. Örneğimiz üzerinden devam edersek, politikanın içerdiği temsiliyet, o partinin politika yapabilmesi için işçi sınıfına da dışsal bir olgu olmasını ve onu kendine yabancılaştırmasını gerektirir. �Sınıfa inmek� gibi meşhur laflara da ilham veren bu durumda parti, yukarıda ve kurtarıcı olandır. Duyar mı uyar mı bilinmez ama yayınlarda sınıfa emir kipiyle yol gösterilir. Sınıfla bu şekilde ilişkiye giren parti de kendi içinde farklı bir yabancılaştırma üretir. Bu gizli karşıtlıkta, politika üretenlerle onu uygulayanlar arasındaki iktidar şekillendirilir. E. Canetti�nin verdiği o güzel örneği yaşayanlar bilirler; pankartlar, sadece önden okunabildiği halde arkasındaki kitle için yazılır. Çünkü politikanın bir diğer unsuru da yönetmektir. Toplumun bütünü ve temsil edildiği iddia edilen hedef kitleden farklı olarak politikanın uygulayıcıları, halihazırda yönetilenlerdir. Politik yapı, bütün toplumsal kesimlerin karşı karşıya ya da bazılarının yanyana geldiği toplumsal politik alandan uzaklaştıkça yönetmekte olduğu kitleye yüklenir.

Anti-politik tarzın içeriği ise bu temel noktalarla karşıtlık içindedir. Birincisi; biz kendimizi bir toplumsal sınıfın ya da kesimin �temsiliyeti� üzerinden varetmiyoruz. Toplumsal kimliğimizi sistem karşıtlığı üzerinden
kuruyoruz. Sistemi salt ekonomik niteliğiyle tanımlamanın onu tanımak için yetersiz olduğunu düşünüyoruz. Kapitalist sistem bizim için ekonomik, siyasal, kültürel, hukuki, vb. yönlerinin oluşturduğu bütünlüğün ta kendisidir.

Bu bütünlüğün parçaları, birbirlerini beslemek ve sistemin yeniden-üretimini sağlamak için içiçe geçtikçe, ekonomist, determinist ve nesnelci yaklaşımları toptan bir krize boğuyor. Bunun karşılığında parçalardan birini öne çıkaran ve onun üzerine kurulan çözümlemelerin paradoksu, yeni bir dünya ve direniş fikrinin entelektüel camiada da umutsuzlukla karşılanmasını beraberinde getiriyor. Sistem kavramını öne çıkarmamızın nedeni bu bütünselliği vurgulamaktır.

Küresel imparatorluk çağında özellikle geçmişte işçi sınıfına atfedilen �devrimci özne� rolü artık geçerliliğini yitirmiştir. Ekonomizmin göremediği şudur ki; sistem, işçisiyle, işsiziyle, küçük-burjuvasıyla (evet bu katman hala yaşıyor!) tüm toplumu Marcuse�un deyimiyle �tekboyutlu� hale getirmiş, onların nesnel yaşamlarıyla bilinçleri arasındaki zaten zayıf olan köprüyü havaya uçurmuştur. Bu durumu ortaya çıkaran şey nedir sorusuna verilecek yanıtları doğru bir sıralamayla saymak gerekir, çünkü bu yanıtlar aynı zamanda kopuşun nereden örgütlenmesi gerektiği sorusunun yanıtını da içinde saklamaktadır. Bizim ilk yanıtımız sistemin kesintisiz bir şekilde üretip toplumun üzerine saldığı şiddet yelpazesidir. Bu yelpazenin ilk rengi sistemin yeni ideolojik aygıtlarının ve en başta da medyanın laboratuvarlarından dolaysız ve kesintisiz biçimde topluma akan manipülasyonun yarattığı yanılsamadır. İkincisi sivil toplumcuların deyimiyle �piyasada� üretilen ekonomik şiddettir. Özellikle küresel imparatorluk çağının egemen ideolojisi olarak öne çıkan neo-liberalizm, piyasanın toplumdaki tüm bireyleri nesne olmaktan çıkararak �özneleştirdiğini�, dolayısıyla kapitalizmin düşmanı olarak görülen emekçi sınıfların da sistemi savunduğunu öne sürüyor. Bu demogojinin çok da ayakları havada olduğunu söyleyemeyeceğiz, çünkü en beklenmedik şekillerde (örneğin sistemi doğruya en yakın biçimde tasvir edebilen kafalarda da) karşımıza çıkabiliyor. Piyasa ilişkileri içinde özne olabilmek sermaye sahibi olabilmektir. Ve aslında piyasada özne sermayenin sahibi bile değil, ta kendisidir. Emek ve emekçi ise piyasa denilen şeyin içinde sadece bir nesnedir. Bu alanda emekçinin yaşadığı şey ise bırakın özneleşmeyi, bütün o matematiksel kavramların ve rakamların arasında yitirilen ezilme, aşağılanma ve hiçleşmedir. Salt üretim sürecinde değil, tüketim sürecinde ve paranın sözkonusu olduğu her alanda yaşanan, toplumdaki açık fiziksel şiddeti kat be kat aşan ekonomik şiddettir. Şiddet yelpazesinin üçüncü rengini de bu açık fiziksel şiddet oluşturur. Açık fiziksel şiddet, yine medyanın yardımıyla psikolojik şiddete dönüştürülerek yaygınlaştırılır. Açık fiziksel şiddetin direkt etkisi bir birim ise bu etki milyonlarca kafaya kazınır. Bu birbirine dönüştürülebilirlik durumu, yelpazenin bütün renklerini tek elden düşünmemizi gerektiriyor. Toparlayacak olursak; sistem ve birey arasındaki ilişkinin, yani sistemin birey üzerindeki yabancılaştırıcı etkisinin biçimi, yarattığı yanılsamadır. Şiddetin değişik kombinasyonlarıyla üretilen bu yanılsama, bireyi nesnelliğinin renklerinden arındırılmış bir bilince hapsederken ortaya çıkan şey sadece bir atomizasyon yabancılaşması değil, kişilik yarılmasının da ötesinde bir parçalanma, atom-altı parçacıklarına değin ayrıştırılma ve kişiliğini yitimedir. Yitenin yerini alan şey hem bir psikiyatrik vaka ve hem de biyolojik robotlar olmaktadır. Yabancılaştırma, bireyin salt kendiyle ilgili değerleri yitirmesi değil, insani değerlerini de yitirmesiyle sonuçlanmaktadır. Üretim sürecinin dışındaki alanlarda ve özellikle kültürel alandaki manipülatif yabancılaştırmanın verdiği sonuç budur. Ortaya çıkan şeyin Marcuse�un dediği gibi bir �tekboyutlu toplum mu� yoksa atom-altı parçacıklarına dek ayrıştırılmış bir toplum mu olduğu bu yüzden tartışma konusudur.

Yeniden konumuza dönecek olursak, biz sadece kendimizi temsil ediyoruz. �Biz� dediğimizde anlaşılmasını beklediğimiz tek şey yine biziz. Kendimizi bir toplumsal sınıfın değil, yeni bir dünya bilincinin taşıyıcıları, özneleri olarak görüyoruz. Bu yüzden bir toplumsal sınıfın öznelerinden bir kısmı olabiliriz. Kendimizi bütün çarkları ve bütün dişlileriyle sisteme karşı konumlandırıyoruz. Vaadedilmiş/vaadettiğimiz günler, topraklar yok. Dünyanın her yerinde, herhangi bir yerindeyiz. Şu an ile geleceğe uzanmak istiyoruz. Vaadetmiyoruz. Yaşıyoruz ve yaşamaya çağırıyoruz. Bu yüzden politika yapanların yaşadığı o problemi, uzun vadeli hedeflerle kısa vadeli pozisyonlar arasındaki açı problemini yaşamıyoruz. Yani ne bir sınıf temsiliyeti, ne de bir yönetim formülüne dayandırıyoruz pratiğimizi.

İkincisi; bizde tek kurum hareketin kendisidir. Onun içinde ayrıca bir kurumlaşma yoktur. Liderlik kurumu ve kitle, politikayı üretenler ve uygulayanlar gibi ayrımlar yoktur. Her savaşçı, her aktivist aynı zamanda liderdir. Politikayı üreten de uygulayan da aynı insanlardır. Bize yaşarken mitleşmiş, peygamberlik rolü atfedilmiş �üstün insanlar� gerekmiyor. Bu tipler, hasta egolarını tatmin etmek için sosyalizmi bile kullanmaktan çekinmeyen küçük insanlardır gözümüzde. Bize gereken, liderliğin bütün savaşçılar ve aktivistler tarafından eşit paylaşımına güvence olabilecek bir koordinasyon mekanizması ve bu mekanizmayı işletme yetkinliğinde bir koordinatördür. O gizli karşıtlığın içimizde üremesine izin vermeyeceğiz.

Ama eğer o görünürdeki karşıtlık sözkonusu edilirse; evet, biz onu mümkün olduğunca bir çatışmaya çevirmek istiyoruz. Bu çatışmayı yürütürken sadece kendi etiğimize itibar edeceğiz. Özne olarak rol alacağımız bu çatışmayı, (sistemin bütün hedef şaşırtmalarını boşa çıkararak) merkezden yürüteceğiz. Onu hayati organlarından; beyninden, kalbinden ve sinir sisteminden vuracağız. Bu vuruşlar, onun politik etkinliğini dayandırdığı temeli parçalamak üzere gerçekleştirildiği için ama sadece bu yüzden politika nitelemesi kazanabilir. Bizim pratiğimizi politika olarak niteleyebilecek tek unsur budur. Ha keza; belirttiğimiz gibi bu alanın ne kadar politik alan olduğu artık bir tartışma konusudur. Sistem karşıtlığının ve direnişin temel yöntemi olarak gördüğümüz bu vuruşlar (radikal eylemci çizgi) bizim için aslolarak bir özgürleşme biçimi ve yoludur. Aynı şekilde sistem için de politik alan değil, temel varoluş biçimi olarak geliştirdiği şiddettir hedef alınan.

Bu yöntem, biçim olarak 1.Enternasyonal anarşistleri tarafından �eylemle propaganda�, Mahir Çayan tarafından ise �silahlı propaganda� olarak anılan şeyi çağrıştırır. Fakat biz, sonuna kadar onurlu ve dünyadaki her devrimcinin gurur kaynağı olan Vaillant, Caserio, Emile Henry, Ravachol gibi bireysel eylem yanlısı değiliz. Eylemin sürekliliği için kollektif ve örgütlü harekete inanırız. Eylem salt bir şiddet saldırısı değildir bizim için. Kapitalizm nasıl yaşamın bütün hücrelerine sızıyor ve bütün yaşamı hücreleştiriyorsa, biz de eylemi yaşamın her alanında yeniden tanımlayıp yaşamı eylemselleştirmeliyiz. Düşünsel üretim ve bunun aktarımı, gündelik yaşamı metalaştıran zincirleri kopararak komünarlaşmak, radikal eylemci çizgi, her gün yeni bir insanı sistemden koparmak hedefiyle yürüttüğümüz propaganda... Bütün bunların birlikteliği olmadıkça, yabancılaşma yeniden üreme zemini bulacaktır. Devrimci, düşünsel üretim sürecinde yer almadan şiddet eylemleri yapıyorsa, bunun kaçınılmaz sonucu güce tapması ve sosyalizmden uzaklaşmasıdır. Çünkü sosyalistlik, bir iş değil yaşam biçimidir. Sadece propaganda yapıp meta ilişkilerine boylu boyunca uzanan bir adamınki, yabancılaşmadan ikiyüzlülüğe doğru yol alır. Sadece düşünsel üretimde kendini sorumlu bilmenin sonucunu da iyi biliyoruz; bezginlik verici gevezeler olarak kafa ütülüyorlar sağda solda. Düşünce-söz-pratik ve yaşam! Dördü de örtüşmezse hepsi eksik kalır.

Mahir Çayan SP�yi bir politik yöntem olarak öne sürer. Hedef; kitlelerin efendiler karşısında duyduğu aciziyet ve çaresizliği parçalamaktır. Buradan çıkıyor olmasına rağmen Mahir Çayan (adı halk ordusu olsa da) bir düzenli ordu hedeflemektedir. SP onun için sadece bir PASS evresidir. Yani iktidar ve politika kavramları açısından marksizmin taşıdığı zaafiyetleri büyük ölçüde SP�nin içine oturduğu bağlamda da bulabiliriz.

Oysa bizim öngördüğümüz şey bireysel eylemcilik olmadığı gibi, kitlelerin düzenli ordu gibi formlarda yeniden düzeni üretecekleri , yeni iktidar ilişkileri içinde çıkış noktalarını yadsıyacakları bir politik strateji de değildir. Sunacağımız pratik, eylemcinin özgürleşmesiyle, korku imparatorluğunun ardına gizlendiği yanılsama perdesini yırtmakla sınırlı bir alanda kalmayacaktır. Aynı zamanda kitlelerin ve diğer öznelerin eyleme geçebilmeleri için uygulanabilir bir model sunar. Biz �sıradan insanlar�, biz �sokaktakiler�, özgürlük için ne bir peygambere, ne de vaadettiği cennete muhtacız. Cennet, direnmenin ve dövüşmenin ta kendisidir. Ve Özgürlük Savaşçıları, eylemsel süreçleriyle toplumun bağrında yeni yeni direniş hücrelerinin filizlenmesine ilham kaynağı olduklarında, döktükleri kanın ve terin ödülünü almış olacaklar. Onlar, yetki-kariyer gibi tasaların uzağında tarih işçiliğine soyunanlardır.

Bu modelin gerçekleşebilirlik zemini, tarihin başka dilimlerinde rastlanmayacak kadar güçlüdür. Spekülatif boyutlarını bir tarafa ittiğimizde, iletişim devrimi dedikleri şey gerçekten yaşanmaktadır. Geniş halk yığınları için fazla bir anlam ifade etmese de bu, direniş güçleri için oldukça anlamlıdır. Bir yandan sistemin kendini yeniden üretme zemini olan iletişim, diğer yandan da direniş güçlerinin eşgüdümünü kolaylaştırmaktadır. Seattle, Prag, Cenova gibi deneyimler bunun kanıtı olmuştur. Alabildiğine açık bir perspektifimiz var bunun hayat tarafından doğrulandığını gördüğümüzde, Ümit Burnu�ndan Alaska�ya kadar yeni yoldaşlarımız olacağından ve düşümüzü gerçek kılacağımızdan kuşkumuz yok.

Hiç yorum yok: