30 Mart 2011 Çarşamba

TRANSFORMASYON NOTLARI 1

Giriş

150 yıl, ezilenlerin özgürlük savaşımının iki ayrı kanaldan akmasına sahne oldu. Bu akışın, içinde bulunduğumuz son yirmi yılı boyunca sosyal mücadeleler çok boyutlu bir kriz içine girdi. Gelinen nokta itibariyle bu krizin yapısallığı ve kimseyi dışında bırakmadığı bütün aklıselimlerin kabullendiği bir gerçek. Sözünü ettiğimiz iki kanaldan biri olan anarşizmin yaşadığı göreli genleşme hali de bu kriz gerçeğini ortadan kaldıracak çapta değil. Marksizm cephesinden bakıldığında ise iyimser olmak için sertifikalı salak olmak gerekiyor.

Burada krizin boyutlarını deşmek gibi çetrefil bir işe girişecek değiliz. Bu açıdan yeterince bakıldı, yeteri kadar ve hatta orta çapta bir insan beynini sulandırmaya yetecek kadar kafa karışıklığı yaratıldı. Çözüm platformunun ögeleri arasında gördüğümüz bir konuyu ele alacağız.

Bugün ihtiyaç duyulan teorik çerçevenin oluşturulabilmesi için ya da krizin kaynağına inebilmek için sergilenen çabalara şöyle bir bakıldığında, en cesur sorgulamaların bile işin kökündeki sorunlardan uzak durduğunu göreceğiz

Tarihe baktığımızda, politik kriz dönemlerini teorik atılımların izlediği ve böylece bir akışkanlık yakalandığını görürüz. Bu sefer politik krizle teorik krizin üstüste bindiğini ve bunlar arasında yaşanan gerilimin, krizin şiddetini ikiye katladığını görüyoruz. Daha enteresan olanı, çözümü görebilmek için öne çıkan iki alanı da sarıp sarmalayan bir yetkisizlik durumudur. Politik alanda konumlanmış teorisyenler, mevcut politik ortamın darlığı ve polemiğe dayalı üslubuyla sakatlanmıştır. Akademiyi de içine alan bir kuşatmanın varlığını gözardı etsek dahi, açılımın gereksindiği sağduyunun soğuk kürsülerde yitirilmiş olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla tümüyle dezavantajlarla kuşatılmış olsa da bu ikisinin dışında bir çözüm biçiminin doğmasını yadırgamamak gerekir. Bu çözüm de kendini politikleştirebilir.

Bu anlamda içine gireceğimiz tartışmaların sonuçları, aynı zamanda birer iddia metnidir. Teorik planda haritanın büyük bölümünü oluşturduğu için marksizm içi olduğumuz ve marksizmin anarşist bir eleştirisine giriştiğimiz için ondan koptuğumuz ve artık ayan beyan anarşist olduğumuz yorumları yapılabilir. Biz bunların aşılmakla yüzyüze kavramlar olduğundan hareketle onlara sığınmamaya ve yeni bir kimlik oluşturmaya özen göstereceğiz. 150 yılı sahiplenmeden yürüyebileceğini sanan bedavacılardan değiliz. İçerme ve aşma anlamında bir sahipleniş göstereceğiz.

YOLA ÇIKARKEN

Diğer yazılarda bizi var eden nesnel süreçlerin serimini sunmaya çalıştık. Elbette, bu nesnelliğin genel hatlarını taşımakla birlikte, bizlerin öznel süreçleri de gelinen noktanın etkin faktörlerinden biri. 90�ların politik ikliminde büyüyen genç kadroların yaşama müdahalesiyle karşı karşıyasınız, bilinmesi gereken ilk nokta bu. Biliyoruz ki hayat bir süredir bizim müdahil olmamıza kilitlenmişti ve gecikerek de olsa yükümüzü sırtlıyoruz. Avantajlarımızı ve dezavantajlarımızı (ve ikincisinin apaçık hakimiyetini) az-çok görebiliyoruz. En azından, 90�ların o allak bullak atmosferinde boy veren çarpıklıklara tanık olduğumuz için neleri yapmamamız gerektiğinin farkındayız.

Bu tanıklığın yanısıra, gerçek anlamda sokaktayız. Sokağın nabzını tutabilmenin ötesinde bir şeyden sözediyoruz. Solun korunaklı manastırlarından bakmakla, çıplak bireyler olarak ona içinden bakmanın farkını biliyoruz. Bir çok anlamda o manastırlardaki insanlardan daha kirliyiz ama kendimizi temizleyeceğimiz suya onlardan daha yakınız.

Marks�ın 18 Brumaire�deki o müthiş betimlemesiyle anlaşılabilecek bir �yeni� olma durumu taşıyoruz. Postmodern saplantıları tatmin eden, nitelik belirtici olarak öne sürülen ve sloganlaştırılmış bir �yeni� olma durumu değil bizimki. Öyle olmaya da hiç niyetimiz yok. Gerek ortaya koyduğumuz teorik çerçeveyle, gerek kurmak istediğimiz kültürel formasyonla, gerekse de pratiğe yaklaşımımızla keskin orjinaliteler taşıdığımız zaten ortada. Ama eğer bir sıçramaysa bile bu çizginin tasarlanması ve tahayyül edilebilmesinde geçmiş deneyim ve tecrübelere çok şey borçluyuz. Geleneksel çizgiden kopuş, onun bize kattıklarını inkar etmek değildir. Ha keza; hayat bizi onaylamadıkça, yeni oluşumuzun ve orjinalitemizin pek bir kıymet-i harbiyesi olmayacaktır.

Fakat diğer yandan, geleneksel yapılardaki �yenilenme� sloganının maddi dinamiklerinden yoksun olduğu kanaatindeyiz. Eskinin kabukları içinde, reformlarla bu dönemin öznesi olunamaz. Önce geçmişe dönük referanslarınızı askıya almak zorundasınız. Kendinizi, bugünle baş başa kalmadan var edemezseniz, geleceği kazanamazsınız. Hayat sizin reformlarınızı beklemez ve siz geçmişin tortusu darkafalılara bir şey anlatmaya çalışırken, tren yeni bir makinistle, yeni yolcularla kalkar.

Biz kendimizi sıfırladıktan sonra yola çıkıyoruz. Çünkü �ayaklanmalar yüzyılının� dilini çözmek için o yüzyıla ait olmalıyız. Ve bir hedef, bir iddia olarak kenetlendiğimiz nokta, 21. Yüzyılın özgürlük savaşlarında kalıcı bir tarz yaratmak. Bunu başaracağız. Umudumuz, ezilenler için en ön açıcı tarzı yakalayabilmek. Özgürlük Savaşçıları bir tarz, bir modeldir.

Yola çıkmadan evvel, içinde yer alabileceğimiz farklı bir yapı olup olmadığına da baktık. Yakından tanıdığımız geleneksel sol zaten seçenek dahili değildi. Gözlemlediğimiz genç oluşumlar (teorik olarak şaşırtıcı derecede renkli olmalarına karşın) daha çok birer tekke havasında, nasıl derler, adam olacak çocuk bokundan bellidir sözünü doğruluyorlardı. Çoğunun başında Papaz Rasputin�i andıran ihtiyar bir şeyh bulunuyordu ve büyüdüklerinde geleneksel solun peygamberlerini ve despotizmini aratacaklarını anlamak zor değildi. Büyüyemeyecekler, çünkü anlaşılan bir diğer şey de o şeyhlerin, ortalığın karışmasına ve bu geçim kapısının kapanmasına pek niyetli görünmediği. Anarşist, marksist, melez, hepsinde tablo aynı.

Nihayetinde, �bu işi bizden daha iyi yapacak birilerinin çıkacağı� beklentimizi bir tarafa bırakıp, tüm acemiliğimizle ve biraz da geciktiğimiz için mahcup olarak yola çıktık.

Acemiliğimize rağmen ukalalığı elden bırakmayacağız. Vaziyeti idare edebilenleri çileden çıkartsa da vazgeçmeyeceğiz boyumuzu aşan iddialara kenetlenmekten.

NEDEN... NEDEN... NEDEN?

Rahatsızız, huzursuzuz. Memnun değiliz gidişattan. Yapabileceğimiz ilk iş buydu ve bir başlangıç için adım atmak sorumluluğunu omuzlarımızda hissettik.

Farkındasınızdır; gündelik hayatın çok güçlü bir akıntısı var ve bu akıntıyla boğuşmak zorundayız. Suyun dışına çıkamayız ve kendimizi koyveremeyiz.

Sağlam bir dal oluşturabilmeliyiz akıntıya kapılmamak için. Sımsıkı tutunacağımız sağlam bir dal.

Sol, gündelik hayatla arasındaki mesafeyi kabullenmiş, sindirmiş bulunuyor. Onlar, bir şekilde durumu idare ediyorlar ve üstelik taşıdıkları kimlik onlara ahlaki bir motivasyon sağlıyor. �Her şeye rağmen� mücadele içindeler ve bunun ahlaki doyumu onlara yetiyor.

Biz durumu herhangi bir şekilde idare edemeyenleriz ve tümüyle huzursuzuz kendimizden. Hiçbir kimlik kartı taşımıyoruz ve onların yaşadığı ahlaki doyumun kof olduğuna inanıyoruz.

Geleneksel solun sırtladığı iddialara iyiden iyiye uzaklaştığına, yeni bir çıkış yolunun zorlanması gerektiğine inananların biraraya gelebileceği zeminlerin oluşturulmasını elzem görüyoruz. Yeni bir çıkış yolu, çok boyutlu tartışmalardan geçiyor. Deformasyonun önüne geçebilmek için transformasyon kaçınılmaz. Dünyayı yeniden yorumlamak ve değiştirmek için gösterilecek çabaların yegane öznesi olacağımızı/olduğumuzu iddia etmiyoruz. Bu süreç geçmiştekine nazaran daha fazla kollektif olmak zorunda. 18. Yy�da Marks, Bakunin gibi dehaların omuzladığı ve o gün için altından kalkabildiği dünyayı yorumlama eylemi bugün hem kollektif, hem de akademi derecesinde branşlaşma içeren bir işbölümüyle gerçekleştirilmek zorunda. Biz kendimizi bu sürecin neresinde görüyoruz sorusuna verilebilecek tek cevap var. Elbetteki içindeyiz. Henüz çok başlarında... Ama en azından doğru sorulara sahibiz. Bu soruların yanıtları olgunlaşmış ve sistematik teşkil eder hale gelmemiş olsa da, cenin halinde olsa da varlar. Fakat bizim kimliğimizi kurmak istediğimiz yer burası değil. Bu süreci, yani düşünsel gelişim sürecini önemsiyoruz. Onun gelişiminin her aşamasında emeğimizi esirgemeyeceğiz. Düşünmek de eylemdir. Yani teoriyi küçümseyen postmodern salgını kendimize bulaştırmak istemiyoruz. Ama biliyoruz ki böylesi bir dönemde dört başı mahmur teorik yapılarıyla ortalıkta gezinenlerin ki de teoriyi ve hayatı küçümsemenin değişik bir biçimi. Biz bugün için hareket kavramını öne çıkarmayı doğru buluyoruz. Temel olarak sistemle cepheden çarpışmamıza engel kafa karışıklıkları yaşamıyoruz. Yıkmak için hazırız. Yeni bir şey yapacak olduğumuzda ihtiyaç duyacağımız teorik çerçevenin boşluklarını, hareketin içinde doldurmayı, yeniden kurmayı daha doğru buluyoruz.

Dünyayı yeniden yorumlamak ve değiştirmek... Sorularımızın yanıtlarına ulaşmakta ısrarcıyız. Geçmişin tozu altında kalmış alt politik kimlikler olarak gördüğümüz marksizm ve anarşizmin devrimci sosyalist sentezine ihtiyaç var. Biz hem marksizmin, hem de komünist anarşizmin öğrencileriyiz.

Yeterince açık...

TARİHİN KRİZİYLE FELÇ OLMUŞ İNSANLIK

18.yy sonrasında insan hayalgücü, belki de tüm tarih boyunca başardığından daha fazla yaklaştı özgürlük kavramına. Elbette burada sözünü ettiğimiz, kavramın kendi tarihi içinde aldığı seyirdir. Sözcüğün anatomisine bakıldığında, değişik tarihsel süreçlerde, değişik ağızlarda değişik anlamlar kazandığı görülecek. Referans olarak burjuva devrimleri anılsa da biliyoruz ki tarihin gördüğü bütün egemenlik ilişkileri yeni bir anlam kattılar ona. Ve biz de bu sözcüğü ancak nesnel koşullarımız elverdiği ölçüde soyutlayabiliyoruz. Bizim soyutlamamızda özgürlüğün doruk noktası, ancak komünar bir toplum tahayyülü içinde yer bulabilir. Kavrama daha merkezi bir anlam biçmemizin nedeni, onu edilgen değil nesnel koşullarla ilişkisi içinde etken bir kavram olarak görmemizdir. Bizim için özgürlük �zorunlulukların bilincine varmak� gibi edilgen bir anlam taşımaz. Koşullar ve bu durumda zorunluluklarla aktif bir ilişki geliştirmektir. Eğer insan, verili koşullarıyla değiştirici/dönüştürücü bir ilişki içinde değilse bunu özgürlük olarak tanımlayamayız.

İdealist felsefenin en alımlı, en sinsi, en zekice tasarlanmış ve en son tanrısı olan �mutlak tin�, Marks�ta zorunluluklar ve yasaların insanüstü gücü şeklinde gölgesini bırakır. Yasaların kafesine kapatılmış insanın yarım yamalak özgürlüğüdür sözü edilen. Oysa ki özgürlük eylemdir. Onu kazanmaktan çok, onun için dövüşmektir. Özgürlük için dövüşmek, onun en dolaysız yolu olduğu gibi, en nesnel ve en güzel biçimidir.

Aynı zamanda toplumsal bir süreç olarak özgürlüğü el üstünde tutmamızın nedeni, onun maddi koşullara olan bağımlılığının yanısıra, o maddi koşullara egemen olma gücüdür. Daha insani bir süreç olarak maddi koşullardaki sıçramaları koruyacak ve geliştirecek olandır. İnsanın kendi yarattığı nesnelere yabancılaşarak onların boyunduruğu altına girmesine karşı verilecek savaşı yalnızca özgürlük sözcüğü tanımlayabilir. SSCB deneyiminin gösterdiği odur ki üretim araçlarını kamulaştırırken bireylerin ve toplumun özgürlüğünü boyunduruk altına alırsanız, o toplum, kamusal mülkiyetin sunduğu olanakları da elinin tersiyle iter.

18. Yy ile birlikte ivmelenen toplumsal savaşımların, son 10-20 yılda yerini bıraktığı dinginlik, toplumsal sınıfların ve onların siyasal güçlerinin bugüne kadar sahip oldukları teorik/pratik çerçevenin dağılmasına bırakıyor yerini. İşçi sınıfı ve diğer ezilenlerin siyasal gövdesi olarak boyveren yapılar, 21. yy�a girildiğinde ya dağılmış ya toplumsal niteliklerini yitirerek daralmış ya da sistem içine doğru evrim geçirerek arenanın dışına çıkmış görünüyor. Politik ortamın kapitalistlerin kendi iç çelişkilerini ortadan kaldırma arzusuna uygun hale gelmesiyle, acımasız bir savaşa ve bu savaşın en sert silahlarla gerçekleştirilmesini sağlayan neo-liberalizmin terörüne tanık oluyoruz. Kıran kırana süren bu savaşı besleyen diğer etkenler arasında yeni teknolojik süreci ve finans piyasalarının dünyayı bir örümcek ağı gibi sarmasını ilk elden saymalıyız. Savaşın sonucu ortada; bütün insanlığın ürettiği zenginlik, bu zenginliğin doğal kaynaklarıyla birlikte birkaç hanedanın elinde sermaye biçiminde merkezileşiyor. Bu hanedanların dünya üzerinde kayıtsız şartsız hakimiyeti için devletler, sivil toplum örgütleri, şirketler ve uluslar arası kurumlardan oluşan bir çete durmaksızın çalışıyor. Küresel imparatorluk, bir yandan uzayın fethi için kolları sıvarken, diğer yandan da 1 milyar kişilik açlar ordusunu büyütüyor. Basitçe telaffuz ettiğimiz bu rakamın iki katı insan da sistem ekonomistlerinin belirlediği yoksulluk sınırının altında yaşamını sürdürmek için çırpınıyor. Yine iki milyar insan temiz ve kullanılabilir su kaynaklarından mahrum haldeyken, dünyanın dört bir yanındaki temiz su kaynaklarına IMF ve Dünya Bankası tarafından, eyaletlerin borçlarına karşılık el konuluyor. Besbelli bir strateji etrafında yürütülen bu sinsi projenin bir benzeri de verimli topraklar için sürdürülüyor. Bazen, küresel tefecilere gerek kalmadan direkt olarak özelleştirmeler yoluyla şirketler, yaşamın temel gereksinimleri olan bu gibi doğal kaynakları kapatıyor. Hanedanlarla ilişkisinde belki de ABD�den daha kilit bir rol taşıyan İsrail, Filistinli çocuklara karşı yürüttüğü savaşın dışında mikrobiyoloji tekeli olarak da tüm insanlığa kafa tutmaya hazırlanıyor. Dünyanın bir çok ülkesi, tarımsal üretimini sürdürebilmek için İsrail�in meyvesi tohum vermeyen tohumlarına bağımlı kalmış durumda. Dünyanın dört bir yanındaki enerji kaynakları ve geçiş güzergahları, BM tarafından hukuk-üstü ilan edilen ABD askerlerince kontrol ediliyor. Alternatif ve doğaya uyumlu enerji modellerinin geliştirilmesi, geleneksel enerji tekellerinin kumpas ve oyunlarıyla engelleniyor. Yeni teknoloji sektörleri metropollerde konumlandırılırken, emek-yoğun, çevre düşmanı ve verimsiz sektörler eyaletlere kaydırılıyor. Medya, milyarlarca insanı aynı strateji etrafında, kobay fareleri gibi geri-evrime zorluyor. Bütün değerleri kendine endeksleyen meta ilişkileriyle insanlık, banknot totemlere tapınan vahşi bir sürü halini alıyor.

Afrika kıtasına iyi bakın! Orada gördüğünüz, dünyanın kapitalizm tarafından gelecekte nasıl bir yer haline geleceğinin minyatürüdür. Sömürgeci Cecil Rhodez�lerin Afrika kıtasına yaptığını, imparatorluğun efendileri bütün kıtalara yapmak istiyor. Damarları pörsüyene dek Kara Kıta�nın kanını emen vampirler, talanla yetinmediler. Shell�in başını çektiği petrol tekellerinin Nijerya petrolleri için organize ettiği iç savaşta 1 milyon insan öldü. Bugün Amerikan paranoyasının 1 numarası biyolojik savaş, yıllar önce Afrikalılara karşı başlatıldı. Haysiyetsiz Malthus piçlerinin uyguladığı �nüfus programı�nın bir parçası olarak laboratuvarlardan Afrika bozkırlarına taşınan Ebola ve AIDS, milyonlarca insanın canını aldı. Bu insanlar, efendiler için, �üretmediği, işe yaramadığı� gibi gerekçelerle yaşamasına gerek olmadığına karar verilen, ölümleriyle tüketimin azalmasının sağlanacağı bir kitleydi.

Bizler, hepimiz (entelektüel camia da dahil) yalanla öylesine içli-dışlı yaşıyoruz ki bu tablo ilk bakışta bir komplo teorisinin parçası gibi görünüyor gözümüze. Gündelik etkinliğini aştığımız ve menzilinden çıktığımız manipülasyon aygıtları, gerçeğin acımasız yüzüyle karşı karşıya kaldığımızda serotonin salgılayarak kayıtsızlaşmamızı sağlayan bir mantık aşısından geçiriyor hepimizi. Oysaki bireysel konumlarımızın hiçbir şekilde açıklamaya yetmediği, bütün kaçış gerekçelerini geçersiz kılan bir sonucu var bunun; yalanın bir parçası haline geliyoruz. Gizli bir inkar taşıyoruz içimizde; �hayır, dünya bu kadar boktan, bu kadar iğrenç bir yer olamaz!� Kafamızı çevirip oyundan payımıza düşen oyuncaklarla ilgileniyoruz. Aptallık arttıkça oyuncaklar basitleşiyor; televole, futbol, seks... En zekice ve en iğrenç olanı muhaliflik oyunu. Muhalif olmayı bir geçim kapısı haline getirenler dışında, oyalananlar ve aynı zamanda oyalayanlar var. Onların isimlerine bakarak ne olduklarını anlayamazsınız. Ezilenler adına �burjuvazinin ahırına� girmeye çalışıp burjuva siyasetini ve parlamentosunu meşrulaştıranlar, işçi sınıfı adına sendikacılık oynayıp sermayeyi meşrulaştıranlar, demokrasi ve insan hakları oyunuyla sistemi meşrulaştıranlar... Sistemi cepheden karşısına almadığı sürece bütün bu alanlar, ona meşruiyet pompalamaktan başka işe yaramıyor. Biz oyun oynamak istemiyoruz. Bu iğrençlikler dünyasına katlanacak kadar onursuz değiliz. Bizleri bu dünyada tutan tek şey, onu yıkma arzusunun, isyanın başdöndürücü güzelliği.

Bilim-kurgu filmlerini andıran bu manzarada özgürlük sözcüğü nasıl bir anlam taşıyabilir? Ezilenler adına öne sürülen iktidar stratejilerinin hep unuttuğu bir gerçektir ki (ya da onlar da burjuva politikacıları gibi vaadedilmiş günlere gölge düşsün istememiştirler) özgürlük, bu dünyaya karşı bayrak açmanın, direnmenin ta kendisidir. Gelecekten önce, şimdiki zamanın kazanılması gerekir. Madem ki sistemin üzerimizde gündelikleşmiş bir şiddet mekanizması çalışmaktadır, öyleyse bunları kırmak da günceleşmeli ve özgürlük, bu kırma / yıkma eyleminin kendisinde aranmalıdır. Elbetteki geleceğe dönük, daha uzun soluklu tasarımlarımız da olacaktır. Ama özgürlük eylemdir. Hayatın her alanına yayılmış bir eylemdir. Bu eylemsellik, devrimin ta kendisidir. Sistemle merkezi ölçekte kurulmuş bir çatışmaya dayanan tarzıyla, komünar kültür alanları yaratma uğraşıyla bu, politik değil anti-politik bir tasarıdır. Yukarısında durulan kitleleri manipüle etme, onları yedekleme gibi bir fonksiyon taşımaz.

Bizim için, �halk� denilen şey ne aptal, ne de cahil bir �sürü�dür. Herkes, işlerin nasıl yürüdüğünü az-çok bilmektedir. Eksik olan, bilgi ya da zeka değil, ahlak ya da onurdur. �Halk�, işine geldiği yerde durur. Çünkü her zaman �daha beter olma olasılığı� vardır. İşçinin işsiz kalması o olasılıktır. İşsizin devrimcilere katılıp cezaevine düşmesi o olasılıktır. Yani bazı şeyler çok basittir ama biz onu karmaşıklaştırırız. Halk, (en azından bugün itibariyle) bizi pek ilgilendirmiyor. Sonuç olarak biz de onlar gibi �sıradan� vatandaşlarız. Ne onlara bir şey öğretmeyi ne de onları yönetmeyi hedefliyoruz. Biz, her şeyden önce onurumuz için bu savaşın içindeyiz. İsrail tankları her gün Filistinli çocukları kurşuna diziyorsa bu bizim sorunumuzdur. İşsiz babalar cinnet geçirip çocuklarını boğazlıyorsa, bu bizim sorunumuzdur. Biz böyle bir dünyada insan kalabilmek istiyoruz. Küfrederek ya da slogan atarak rahatlayabilenlerden değiliz. İnsan kalabilmenin dövüşmekten geçtiğini biliyoruz.

Mali oligarşi, tekel ve sömürgecilik kavramlarına dayanan emperyalizmin yüzyılı sona erdi. Artık uluslarüstü tekellerin hakim olduğu küresel imparatorluk çağında yaşıyoruz. Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen hanedanlar, sistemin çarklarının işleyişini belirliyor ve gücü ellerinde yoğunlaştırıyor. Yani kapitalizm, ulus-devletler üzerine şekillenmiş dağınık güçlerin oluşturduğu bir yapı değil artık. Emperyalistler arası entegrasyon, yeni teknolojik devrim ve sermayenin merkezileşme/yoğunlaşma süreçlerinden ivme alan mali oligarşi, �reel sosyalizmin çözülüşüyle� birlikte daha yetkin bir yönetsel model olan küresel imparatorluğun temellerini atmakla meşgul. Özünde ve mazisinde mali oligarşinin ham halini taşıyan hanedanlar, küresel imparatorluğun nüvesi olan kurumları, ilişkileri ve ideolojiyi toplumsal hayatın ortasına salmış durumda. Enteresan ve irdelenmeye değer bir olgu olarak önce küresel imparatorluğun ideolojisiyle tanıştık. Esas olarak kendisine postmodernizmin felsefi zeminini seçen bu ideolojinin ilk sloganı piyasaların liberalleşmesi ve entegrasyonu oldu. Siyasal karşılığında ulus-devletlerin sonunun geldiği yazılı olan bu sloganın kurumsal nüveleri de Dünya Ticaret Örgütü ve reorganizasyon sonrası IMF, Dünya Bankası, nisbeten Birleşmiş Milletler ve G-8/G-20 oluşumları, Şimdilik bir yasal çerçeve olan MAI/MIGA ve müzakere sürecinde bulunan uluslarüstü anayasa oldu. Bir yandan bu gibi uluslarüstü kurumlar oluşturulurken, diğer yandan da AB, FTTA, APEC gibi kıtasal ekonomik siyasi kurumlar oluşturuldu. Bu kurumların boş bıraktığı alanlarda ABD eliyle küresel imparatorluğun tesisine gidildi. Hanedanlar daha direkt olarak Davos, Bilderberg gibi zirvelerde ortaya çıktılar ve küresel stratejilerini bu gibi kurumlar vasıtasıyla deklare ettiler. Komplo teorilerine kulak verecek olursak 2009 yılında Yeni Dünya Devleti�ni ilan edecekler. Biz komplo teorilerine itibar etmeyelim ve daha somut süreçlere projektör tutarak sürecin yönünü anlamaya çalışalım. Fakat bu durumda da göreceğiz ki tarih üzerine farklı görüşler atsak da sürecin bu yönde seyrettiğini teslim edeceğiz.

Dünya işte böyle bir yer� (Post)modern filozofların çoğu, böyle bir dünyada direnişin ya mümkün olmadığını, ya da sanat gibi sınırlı alanlarda mümkün olduğunu dillendirir. Çünkü (mesela Foucault�ya göre) erk her yerde olduğundan, direniş de yeni bir erk alanı yaratmak zorundadır varolmak için. Bunun anlamı, direnişin karşıtına dönüşmek zorunda olduğudur. Bu filozofları eleştirmek, anti-otoriter bir sokak direnişi üretebilmek demektir. Arjantin�de kriz sonrası kurulan barikatlar ve komünler bu eleştirinin güzel bir örneği sayılabilir.

Hiç yorum yok: