1-Yağmurun Parolası.... Artık senin de bir ismin var. Gulasor diyeceğim sana. Sadece bir defa karşılaştım bu isimle. Sadece bir şiirde. Ama anlamını bilmediğim halde sana yakıştığını düşünüyorum. Dün anlattığın kitap biraz cesaret verdi bana, sağol. Sen Diego Riviera olacaksın, ben de o Meksikalı, sakat ressam kadın. Neden umutlanıyorum bilmiyorum. Benim kadar deli olmadığın ortada. Ve herşeyin daha kötü olduğu söylenebilir. Biliyorum Gulasor, ben değilim göğüs kafesini dolduran. Ama orada, sol kaburgalarının altında, kanlı çatışmaların olduğunu da biliyorum. Uzun zamandır toprağa gömülmeyi bekleyen bir ölüyü dirilttin sen. Bunu bir daha yaşamayacağımı sanıyordum. Daha onsekizimde olduğum halde vazgeçmiştim iki kişilik dünyalardan. Oysa yine duyuyorum yağmurun kokusunu, seni kaybetmenin korkusunu. En büyük hayalim ne biliyor musun? Birgün seni saatlerce esir alacağım. Gözlüğünü çıkaracağım ve hiç uyutmayacağım seni. Saatlerce bakacağım o kıvılcımlı iki güneş damlasına. Demek Filistin'e gidiyorsun bu hafta. Demek onbeş gün yoksun. Dün gece seni eve bırakırken, "sizin orada yağıyor ama burda yağmur yağmıyor" demiştin. Senden ayrılır ayrılmaz başladı biliyor musun... Sizin orada da çatladı bulutlar. Duydun mu, yoksa hemen uyudun mu? Senin bulutların da çatladı Gulasor, sana da yağmur yağdı. Demek Filistin'e gidiyorsun. "Bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti". Malabadi Köprüsü'nü yakmalıyım Gulasor. Belki hiçbir zaman sana yağmur yağmayacak. Ama Malabadi Köprüsü'nü yakmalıyım. Bu yanlış adrese postalanmış mektubu, bir ihtimal, Filistin'e doğru yola çıkan, ağır ağır sallanan otobüste okursun. Okuduğunda hiçbirşey söyleme Gulasor. Her yalnız kaldığımızda yaptığın gibi sus. Ve sakla gözlerini. On beş gün sonrasına.
2-Med Cezir....
İliklerime kadar seninle doluyum şu an. Dizlerim titriyor. Derin derin soluyorum. Yoksa hafif gelecek bu oksijen. Yoksa boğulacağım. Kanlı çelişkiler yumağıyım şimdi. En garip mutlulukların girdabındayım. İliklerime kadar seninle doluyum şu an Gulasor. İncineceksin diye acı çektiremiyorum kendime. Belki büyü bozulacaktı, kurbağa tekrar prens olacaktı, saat onikiyi vursaydı belki yumak çözülecekti. Ama yine gittin be Sindirella... (masallar mı karıştı Gulasor) Gözlerinin deminde çakırkeyfim şimdi. Sınırsızım, kitapsızım. Olmadık dertlerin tümüyle harmanlanmış bir mey gibi akıntıya tutuluyorum yine. Sabırlı ve dingin akan bir ırmağım şimdi, gözlerimi deniz bürümüş. Ve biliyorum, deniz var bu zorlu yolculuğun sonunda. Ya yoksa? O zaman deniz olunacak bir yatak bulunur. Bu kaçıncı, sayamıyorum. Sular yükseliyor, alçalıyor. Evet diyorum, hayır diyorum. Kahkahalarla ağlıyorum. Zincirliyorum kendimi, öpsem diyorum. Sonra kırıyorsun kanatlarımı, intihar kırlangıçları gibi yere çakılıyorum. Sonra merhem sürüyorsun, gözlerinle sarıyorsun kanatlarımı... Bu kaçıncı, sayamıyorum. Sular yükseliyor ve alçalıyor. Portakal Yokuşu dili lal tanığıdır nasıl omzunda ağlamak istediğimin. Nasıl benlerinden öpmek istediğimin. Gulasor, Filistin'li kadınım. Biliyorsun değil mi, büyüyü bozacağım. Ve sana ilk şiirimi, yüreğimin fısıltıyla uğuldayan ormanlarından, dudaklarımın mağmasına yürüdüğünde yazacağım.
3-Kum Tanelerinin Sesi....
Bu sefer daha doygun ve umutlarım biraz daha kırık olduğu halde sesleniyorum sana. Serüven başladı. Ok yaydan fırladı artık. Gerekçesiz verilmiş bir hükümdür bu. Ciddi bir yolayrımındasın şimdi. Düğün günleri bekliyor seni. Çoluk, çocuk... Yaşlanmak birgün, eski bir kitap gibi tozlu raflarda yerini almak. Eskiyeceğini bilmek eskimektir Gulasor. Sen yeni kal. Gözlerindeki kıvılcım sönmesin. Acının toprağına gömül. Olgunlaş orda. Yoksulluğun güneşini em. Çelikleş.
Bir maratoncu gibi hissediyorum kendimi. Daha çok bir yarış atı. Ve önümdeki kapı diğer atlarınkinden çok sonra açılıyor. Zor bir yarış. Kanlı terler boşalıyor sağrılarımdan. Korkunç bir sessizlik hakim burada. Tam bir fırtına öncesi. Bir sürü şüpheyle, tüm güçleriyle, son ayarda bir alıcı işlevi görüyor kulaklar. Gözler rest çekiyor, tehdit ediyor, tartıyor. Bilmeni isterdim, hiç umursamıyorum. Az kaldı arafatın çatlamasına. Pek fazla silahım yok, bedenimle dövüşeceğim. Yenilgi... Büyük olasılık. Ama o da hoşgeldi.
Ateş aldı iskeleyi, gemiler yanıyor, dönüş yok. Git artık Gulasor. Yüreğimi taşa çeviriyor bu çöl iklimi. Gündüz kavruluyorum; gideceksin, gitmiş olmalısın. Gece kum fırtınaları ve titremeler; yine karşımdasın. Gitmemişsin. Olağanüstü güzellikte tesadüflerin senfonisi kaplıyor içimi. Mutluluk katı bir nesne gibi gerçek içimde.
İlk kum tanesi yüzeye çarpıyor. Vakit başladı. Üçyüzaltmış saat uzaktasın. Zaman ve mekan sevişiyor. Kırılarak, bükülerek ve doğrularak sevişiyor zamanla mekan. Kumlar ince geçitten süzülüyor ve birleşiyorlar. Artık öldürmeliyim seni. Şimdi öldüremezsem yara büyüyecek, adım adım saracak yüreğimi ve sonra damarlarımı. Sonra çürümüş bir "ben" bulacaksın karşında. "Çünkü her insanın anlatacak bir hikayesi vardır". Delphi Tapınağı'nın duvarlarından alınmış bir sözdü bu değil mi? Sen bana göstermiştin. Sonra hiç unutmadım. Ama ben senin hikayeni bile bilmeden, kıvrıla büküle düşen kum taneleri arasında, kum taneleri boyunca acılar çekiyorum. Adresleri sensin. Senin hikayen. Kafamdaki en büyük soru işareti. Korkma, iyi veya kötü demeyeceğim sana. İyi ve kötünün olmadığını öğrenecek kadar yoğun yaşadım hayatı. Zalimlerde merhameti ve mazlumlarda zalimliği görecek kadar... Seni doğayla da anlatabilirdim. Doğa güzeldir. "Bahar gözlüm" diyebilirdim örneğin. Belki demek de isterdim. Ama doğanın en güzel nesnesidir insan. En korkunç da denilebilir. Korkuyu, satılmayı ve zincirleri silmek yeryüzünden... O kadar yakışıyor ki sana duyduğum aşka. İkisi buluştuğunda, "ayaklar baş olacak, nehirler yukarı akacak" sanki. Sanki aşk denilen kılıçla uçuracağım tanrının ve şeytanın kellesini. Öylesine güven duyuyorum kendime. Aşk öldü diyorlar, sen inanıyor musun? Ölmediğini göstereceğim sana. Üçyüzaltmış saat bittiğinde, acılar dayanılmazlaştığında, sular seti aştığında, sen kaçmaktan yorulduğunda... Sakın unutma, yaşanılmayan hiçbir şey bitmemiştir.
5-Kartallar Dağlara Sevdalıdır
Kırık bir aynaya bakıyorum. Acıyorum. Yeni doğan bir bebeğin ölmesi gibi bir yansıma var karşımda. Midem bulanıyor. Bebeklere ölümü yakıştıramıyorum. Kırık aynaya baktıkça burkuluyor yüreğim. Acıyorum, acıdıkça gözlerim boğuluyor. Ben kırdım o aynayı. Ben astım duvarın baş köşesine. Şimdi intihar eder gibi karşısındayım. Böyle güçsüz değildim ilk zamanlar. Böyle her esintide örselenmezdim. Daha bir soyundum zincirlerimden, belki ondan. Belki ondan, daha bir bağımlıyım. Sana seslenmiyorum Gulasor. Duymamak özgürlüğüne sahipsin. Seninle Filistin'de görüşeceğiz. Her seferinde olduğu gibi davetsiz ve icazetsiz geleceğim. Omzumda bir kurşun yarasıyla çalacağım kapını. Bir kurşun yarası, sağ omzumda. İyilik meleğimi öldüren. Öyle ucuz, öyle imansız, öyle uçsuz bir korkuyla yığılacağım kollarına. O zaman para eder belki bu yürek. Ben de balık pazarına gider satarım onu ayyaş bir şair bozuntusuna. Tehdit etmiyorum. Korktuğun, senden kan alan bu yüreğin mezata çıkması, kanının ucuza satılmasıysa, korkma. Zaten o zehiri defedebilirsem satarım yüreğimi. Körler vardır. Ve baktığını binlerce boyutuyla görebilenler. Bir de kader kurbanları. Kader diye birşey yoktur deme, onlar için vardır ve önemli olan da bu. Artık senin üçüncüsü olduğunu düşünüyorum. Önce birincisini, sonra ikincisini yakıştırdım sana. İkisini de çürüttün. Taraflı davrandığımı söyleyeceksin. Nasıl tarafsız kalabilirim kahrolası. Şimdi çatal çatal oldu acılar. Düşlerimde martılarla yarışıyorum. Bir kartalın martılarla yarışması ilk bakışta adaletsiz. Ama kartal için onur kırıcı. Çünkü kartallar dağlara sevdalıdır. Martılarsa sakınca görmezler çöplüklerde beslenmekten. Kartallar dağlara sevdalıdır. Üveyiğim benim, ürkek üveyiğim, korkak üveyiğim. Gel de bulutlardan gelinlik dikeyim sana. Bulutlardan taç yapayım. Gelme....
6-SONSÖZ: Atları Vururlar....
Bırak bir hançer
sırtını deşip dursun
sen yelkensiz, dümensiz ve pusulasızken
dalgalar kudursun
açık denizlerde bile gülümser rüzgar
yolunu bulursun
.... Son sözü söylemenin vakti geldi. Rüzgarın soluklarında buğulanıyor sağrılarım. Ayağımın altından kayıyor toprak. Tökezleyeceğim. Yahut buna vakit kalmayacak. Öleceğim sonunda. Belirgin olan tek şey bu. Gerisi bulanık. Bir de ecelimden ölmeyeceğim ortada. Eceliyle ölen at gördün mü sen? Kafalarına kurşun sıkıldığında ölürler ancak. Onun için yaşlanmaz atlar. Atları vururlar. Kırıldım sana. Darıldım, kızdım, sevdim, nefret ettim, aşık oldum, vuruldum, umursamadım... Bunların hiçbirinde, hiçbir günahın yok senin. Hiçbir sevabın da yok. Ben böyle yaşamayı Platon amcamdan öğrendim. O da Atina sokaklarında sandalet bağı satarken öğrenmiş. Yoksa Sokrates dayı mıydı sandalet bağı satan? Sana bir iyilik yapmaya karar verdim. Artık kaçmak zorunda kalmayacaksın. Çünkü peşinden koşan olmayacak. Olsa bile bu ben olmayacağım. Seni kaderinle başbaşa bırakacağım. Kartallar dağlara sevdalıdır. Ve ben ancak kardelen iliştirebilirim saçlarına. Sense menekşeli vadilerde yaşamak için doğdun. Öykü bitiyor. Yazar ölüyor. Gulasor da ölecek. Öykü bittiğinde. Ve biz Filistin'de karşılaşacağız. Belki orada başlar yeni bir öykü. İstanbul'da biter yeniden.
Eylül-Ekim 1996
2-Med Cezir....
İliklerime kadar seninle doluyum şu an. Dizlerim titriyor. Derin derin soluyorum. Yoksa hafif gelecek bu oksijen. Yoksa boğulacağım. Kanlı çelişkiler yumağıyım şimdi. En garip mutlulukların girdabındayım. İliklerime kadar seninle doluyum şu an Gulasor. İncineceksin diye acı çektiremiyorum kendime. Belki büyü bozulacaktı, kurbağa tekrar prens olacaktı, saat onikiyi vursaydı belki yumak çözülecekti. Ama yine gittin be Sindirella... (masallar mı karıştı Gulasor) Gözlerinin deminde çakırkeyfim şimdi. Sınırsızım, kitapsızım. Olmadık dertlerin tümüyle harmanlanmış bir mey gibi akıntıya tutuluyorum yine. Sabırlı ve dingin akan bir ırmağım şimdi, gözlerimi deniz bürümüş. Ve biliyorum, deniz var bu zorlu yolculuğun sonunda. Ya yoksa? O zaman deniz olunacak bir yatak bulunur. Bu kaçıncı, sayamıyorum. Sular yükseliyor, alçalıyor. Evet diyorum, hayır diyorum. Kahkahalarla ağlıyorum. Zincirliyorum kendimi, öpsem diyorum. Sonra kırıyorsun kanatlarımı, intihar kırlangıçları gibi yere çakılıyorum. Sonra merhem sürüyorsun, gözlerinle sarıyorsun kanatlarımı... Bu kaçıncı, sayamıyorum. Sular yükseliyor ve alçalıyor. Portakal Yokuşu dili lal tanığıdır nasıl omzunda ağlamak istediğimin. Nasıl benlerinden öpmek istediğimin. Gulasor, Filistin'li kadınım. Biliyorsun değil mi, büyüyü bozacağım. Ve sana ilk şiirimi, yüreğimin fısıltıyla uğuldayan ormanlarından, dudaklarımın mağmasına yürüdüğünde yazacağım.
3-Kum Tanelerinin Sesi....
Bu sefer daha doygun ve umutlarım biraz daha kırık olduğu halde sesleniyorum sana. Serüven başladı. Ok yaydan fırladı artık. Gerekçesiz verilmiş bir hükümdür bu. Ciddi bir yolayrımındasın şimdi. Düğün günleri bekliyor seni. Çoluk, çocuk... Yaşlanmak birgün, eski bir kitap gibi tozlu raflarda yerini almak. Eskiyeceğini bilmek eskimektir Gulasor. Sen yeni kal. Gözlerindeki kıvılcım sönmesin. Acının toprağına gömül. Olgunlaş orda. Yoksulluğun güneşini em. Çelikleş.
Bir maratoncu gibi hissediyorum kendimi. Daha çok bir yarış atı. Ve önümdeki kapı diğer atlarınkinden çok sonra açılıyor. Zor bir yarış. Kanlı terler boşalıyor sağrılarımdan. Korkunç bir sessizlik hakim burada. Tam bir fırtına öncesi. Bir sürü şüpheyle, tüm güçleriyle, son ayarda bir alıcı işlevi görüyor kulaklar. Gözler rest çekiyor, tehdit ediyor, tartıyor. Bilmeni isterdim, hiç umursamıyorum. Az kaldı arafatın çatlamasına. Pek fazla silahım yok, bedenimle dövüşeceğim. Yenilgi... Büyük olasılık. Ama o da hoşgeldi.
Ateş aldı iskeleyi, gemiler yanıyor, dönüş yok. Git artık Gulasor. Yüreğimi taşa çeviriyor bu çöl iklimi. Gündüz kavruluyorum; gideceksin, gitmiş olmalısın. Gece kum fırtınaları ve titremeler; yine karşımdasın. Gitmemişsin. Olağanüstü güzellikte tesadüflerin senfonisi kaplıyor içimi. Mutluluk katı bir nesne gibi gerçek içimde.
İlk kum tanesi yüzeye çarpıyor. Vakit başladı. Üçyüzaltmış saat uzaktasın. Zaman ve mekan sevişiyor. Kırılarak, bükülerek ve doğrularak sevişiyor zamanla mekan. Kumlar ince geçitten süzülüyor ve birleşiyorlar. Artık öldürmeliyim seni. Şimdi öldüremezsem yara büyüyecek, adım adım saracak yüreğimi ve sonra damarlarımı. Sonra çürümüş bir "ben" bulacaksın karşında. "Çünkü her insanın anlatacak bir hikayesi vardır". Delphi Tapınağı'nın duvarlarından alınmış bir sözdü bu değil mi? Sen bana göstermiştin. Sonra hiç unutmadım. Ama ben senin hikayeni bile bilmeden, kıvrıla büküle düşen kum taneleri arasında, kum taneleri boyunca acılar çekiyorum. Adresleri sensin. Senin hikayen. Kafamdaki en büyük soru işareti. Korkma, iyi veya kötü demeyeceğim sana. İyi ve kötünün olmadığını öğrenecek kadar yoğun yaşadım hayatı. Zalimlerde merhameti ve mazlumlarda zalimliği görecek kadar... Seni doğayla da anlatabilirdim. Doğa güzeldir. "Bahar gözlüm" diyebilirdim örneğin. Belki demek de isterdim. Ama doğanın en güzel nesnesidir insan. En korkunç da denilebilir. Korkuyu, satılmayı ve zincirleri silmek yeryüzünden... O kadar yakışıyor ki sana duyduğum aşka. İkisi buluştuğunda, "ayaklar baş olacak, nehirler yukarı akacak" sanki. Sanki aşk denilen kılıçla uçuracağım tanrının ve şeytanın kellesini. Öylesine güven duyuyorum kendime. Aşk öldü diyorlar, sen inanıyor musun? Ölmediğini göstereceğim sana. Üçyüzaltmış saat bittiğinde, acılar dayanılmazlaştığında, sular seti aştığında, sen kaçmaktan yorulduğunda... Sakın unutma, yaşanılmayan hiçbir şey bitmemiştir.
5-Kartallar Dağlara Sevdalıdır
Kırık bir aynaya bakıyorum. Acıyorum. Yeni doğan bir bebeğin ölmesi gibi bir yansıma var karşımda. Midem bulanıyor. Bebeklere ölümü yakıştıramıyorum. Kırık aynaya baktıkça burkuluyor yüreğim. Acıyorum, acıdıkça gözlerim boğuluyor. Ben kırdım o aynayı. Ben astım duvarın baş köşesine. Şimdi intihar eder gibi karşısındayım. Böyle güçsüz değildim ilk zamanlar. Böyle her esintide örselenmezdim. Daha bir soyundum zincirlerimden, belki ondan. Belki ondan, daha bir bağımlıyım. Sana seslenmiyorum Gulasor. Duymamak özgürlüğüne sahipsin. Seninle Filistin'de görüşeceğiz. Her seferinde olduğu gibi davetsiz ve icazetsiz geleceğim. Omzumda bir kurşun yarasıyla çalacağım kapını. Bir kurşun yarası, sağ omzumda. İyilik meleğimi öldüren. Öyle ucuz, öyle imansız, öyle uçsuz bir korkuyla yığılacağım kollarına. O zaman para eder belki bu yürek. Ben de balık pazarına gider satarım onu ayyaş bir şair bozuntusuna. Tehdit etmiyorum. Korktuğun, senden kan alan bu yüreğin mezata çıkması, kanının ucuza satılmasıysa, korkma. Zaten o zehiri defedebilirsem satarım yüreğimi. Körler vardır. Ve baktığını binlerce boyutuyla görebilenler. Bir de kader kurbanları. Kader diye birşey yoktur deme, onlar için vardır ve önemli olan da bu. Artık senin üçüncüsü olduğunu düşünüyorum. Önce birincisini, sonra ikincisini yakıştırdım sana. İkisini de çürüttün. Taraflı davrandığımı söyleyeceksin. Nasıl tarafsız kalabilirim kahrolası. Şimdi çatal çatal oldu acılar. Düşlerimde martılarla yarışıyorum. Bir kartalın martılarla yarışması ilk bakışta adaletsiz. Ama kartal için onur kırıcı. Çünkü kartallar dağlara sevdalıdır. Martılarsa sakınca görmezler çöplüklerde beslenmekten. Kartallar dağlara sevdalıdır. Üveyiğim benim, ürkek üveyiğim, korkak üveyiğim. Gel de bulutlardan gelinlik dikeyim sana. Bulutlardan taç yapayım. Gelme....
6-SONSÖZ: Atları Vururlar....
Bırak bir hançer
sırtını deşip dursun
sen yelkensiz, dümensiz ve pusulasızken
dalgalar kudursun
açık denizlerde bile gülümser rüzgar
yolunu bulursun
.... Son sözü söylemenin vakti geldi. Rüzgarın soluklarında buğulanıyor sağrılarım. Ayağımın altından kayıyor toprak. Tökezleyeceğim. Yahut buna vakit kalmayacak. Öleceğim sonunda. Belirgin olan tek şey bu. Gerisi bulanık. Bir de ecelimden ölmeyeceğim ortada. Eceliyle ölen at gördün mü sen? Kafalarına kurşun sıkıldığında ölürler ancak. Onun için yaşlanmaz atlar. Atları vururlar. Kırıldım sana. Darıldım, kızdım, sevdim, nefret ettim, aşık oldum, vuruldum, umursamadım... Bunların hiçbirinde, hiçbir günahın yok senin. Hiçbir sevabın da yok. Ben böyle yaşamayı Platon amcamdan öğrendim. O da Atina sokaklarında sandalet bağı satarken öğrenmiş. Yoksa Sokrates dayı mıydı sandalet bağı satan? Sana bir iyilik yapmaya karar verdim. Artık kaçmak zorunda kalmayacaksın. Çünkü peşinden koşan olmayacak. Olsa bile bu ben olmayacağım. Seni kaderinle başbaşa bırakacağım. Kartallar dağlara sevdalıdır. Ve ben ancak kardelen iliştirebilirim saçlarına. Sense menekşeli vadilerde yaşamak için doğdun. Öykü bitiyor. Yazar ölüyor. Gulasor da ölecek. Öykü bittiğinde. Ve biz Filistin'de karşılaşacağız. Belki orada başlar yeni bir öykü. İstanbul'da biter yeniden.
Eylül-Ekim 1996
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder