11 Haziran 2012 Pazartesi

gulasor'a mektuplar

1-Yağmurun Parolası.... Artık senin de bir ismin var. Gulasor diyeceğim sana. Sadece bir defa karşılaştım bu isimle. Sadece bir şiirde. Ama anlamını bilmediğim halde sana yakıştığını düşünüyorum. Dün anlattığın kitap biraz cesaret verdi bana, sağol. Sen Diego Riviera olacaksın, ben de o Meksikalı, sakat ressam kadın. Neden umutlanıyorum bilmiyorum. Benim kadar deli olmadığın ortada. Ve herşeyin daha kötü olduğu söylenebilir. Biliyorum Gulasor, ben değilim göğüs kafesini dolduran. Ama orada, sol kaburgalarının altında, kanlı çatışmaların olduğunu da biliyorum. Uzun zamandır toprağa gömülmeyi bekleyen bir ölüyü dirilttin sen. Bunu bir daha yaşamayacağımı sanıyordum. Daha onsekizimde olduğum halde vazgeçmiştim iki kişilik dünyalardan. Oysa yine duyuyorum yağmurun kokusunu, seni kaybetmenin korkusunu. En büyük hayalim ne biliyor musun? Birgün seni saatlerce esir alacağım. Gözlüğünü çıkaracağım ve hiç uyutmayacağım seni. Saatlerce bakacağım o kıvılcımlı iki güneş damlasına. Demek Filistin'e gidiyorsun bu hafta. Demek onbeş gün yoksun. Dün gece seni eve bırakırken, "sizin orada yağıyor ama burda yağmur yağmıyor" demiştin. Senden ayrılır ayrılmaz başladı biliyor musun... Sizin orada da çatladı bulutlar. Duydun mu, yoksa hemen uyudun mu? Senin bulutların da çatladı Gulasor, sana da yağmur yağdı. Demek Filistin'e gidiyorsun. "Bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti". Malabadi Köprüsü'nü yakmalıyım Gulasor. Belki hiçbir zaman sana yağmur yağmayacak. Ama Malabadi Köprüsü'nü yakmalıyım. Bu yanlış adrese postalanmış mektubu, bir ihtimal, Filistin'e doğru yola çıkan, ağır ağır sallanan otobüste okursun. Okuduğunda hiçbirşey söyleme Gulasor. Her yalnız kaldığımızda yaptığın gibi sus. Ve sakla gözlerini. On beş gün sonrasına.


2-Med Cezir.... 


İliklerime kadar seninle doluyum şu an. Dizlerim titriyor. Derin derin soluyorum. Yoksa hafif gelecek bu oksijen. Yoksa boğulacağım. Kanlı çelişkiler yumağıyım şimdi. En garip mutlulukların girdabındayım. İliklerime kadar seninle doluyum şu an Gulasor. İncineceksin diye acı çektiremiyorum kendime. Belki büyü bozulacaktı, kurbağa tekrar prens olacaktı, saat onikiyi vursaydı belki yumak çözülecekti. Ama yine gittin be Sindirella... (masallar mı karıştı Gulasor) Gözlerinin deminde çakırkeyfim şimdi. Sınırsızım, kitapsızım. Olmadık dertlerin tümüyle harmanlanmış bir mey gibi akıntıya tutuluyorum yine. Sabırlı ve dingin akan bir ırmağım şimdi, gözlerimi deniz bürümüş. Ve biliyorum, deniz var bu zorlu yolculuğun sonunda. Ya yoksa? O zaman deniz olunacak bir yatak bulunur. Bu kaçıncı, sayamıyorum. Sular yükseliyor, alçalıyor. Evet diyorum, hayır diyorum. Kahkahalarla ağlıyorum. Zincirliyorum kendimi, öpsem diyorum. Sonra kırıyorsun kanatlarımı, intihar kırlangıçları gibi yere çakılıyorum. Sonra merhem sürüyorsun, gözlerinle sarıyorsun kanatlarımı... Bu kaçıncı, sayamıyorum. Sular yükseliyor ve alçalıyor. Portakal Yokuşu dili lal tanığıdır nasıl omzunda ağlamak istediğimin. Nasıl benlerinden öpmek istediğimin. Gulasor, Filistin'li kadınım. Biliyorsun değil mi, büyüyü bozacağım. Ve sana ilk şiirimi, yüreğimin fısıltıyla uğuldayan ormanlarından, dudaklarımın mağmasına yürüdüğünde yazacağım.


3-Kum Tanelerinin Sesi.... 


Bu sefer daha doygun ve umutlarım biraz daha kırık olduğu halde sesleniyorum sana. Serüven başladı. Ok yaydan fırladı artık. Gerekçesiz verilmiş bir hükümdür bu. Ciddi bir yolayrımındasın şimdi. Düğün günleri bekliyor seni. Çoluk, çocuk... Yaşlanmak birgün, eski bir kitap gibi tozlu raflarda yerini almak. Eskiyeceğini bilmek eskimektir Gulasor. Sen yeni kal. Gözlerindeki kıvılcım sönmesin. Acının toprağına gömül. Olgunlaş orda. Yoksulluğun güneşini em. Çelikleş. 
Bir maratoncu gibi hissediyorum kendimi. Daha çok bir yarış atı. Ve önümdeki kapı diğer atlarınkinden çok sonra açılıyor. Zor bir yarış. Kanlı terler boşalıyor sağrılarımdan. Korkunç bir sessizlik hakim burada. Tam bir fırtına öncesi. Bir sürü şüpheyle, tüm güçleriyle, son ayarda bir alıcı işlevi görüyor kulaklar. Gözler rest çekiyor, tehdit ediyor, tartıyor. Bilmeni isterdim, hiç umursamıyorum. Az kaldı arafatın çatlamasına. Pek fazla silahım yok, bedenimle dövüşeceğim. Yenilgi... Büyük olasılık. Ama o da hoşgeldi. 
Ateş aldı iskeleyi, gemiler yanıyor, dönüş yok. Git artık Gulasor. Yüreğimi taşa çeviriyor bu çöl iklimi. Gündüz kavruluyorum; gideceksin, gitmiş olmalısın. Gece kum fırtınaları ve titremeler; yine karşımdasın. Gitmemişsin. Olağanüstü güzellikte tesadüflerin senfonisi kaplıyor içimi. Mutluluk katı bir nesne gibi gerçek içimde. 
İlk kum tanesi yüzeye çarpıyor. Vakit başladı. Üçyüzaltmış saat uzaktasın. Zaman ve mekan sevişiyor. Kırılarak, bükülerek ve doğrularak sevişiyor zamanla mekan. Kumlar ince geçitten süzülüyor ve birleşiyorlar. Artık öldürmeliyim seni. Şimdi öldüremezsem yara büyüyecek, adım adım saracak yüreğimi ve sonra damarlarımı. Sonra çürümüş bir "ben" bulacaksın karşında. "Çünkü her insanın anlatacak bir hikayesi vardır". Delphi Tapınağı'nın duvarlarından alınmış bir sözdü bu değil mi? Sen bana göstermiştin. Sonra hiç unutmadım. Ama ben senin hikayeni bile bilmeden, kıvrıla büküle düşen kum taneleri arasında, kum taneleri boyunca acılar çekiyorum. Adresleri sensin. Senin hikayen. Kafamdaki en büyük soru işareti. Korkma, iyi veya kötü demeyeceğim sana. İyi ve kötünün olmadığını öğrenecek kadar yoğun yaşadım hayatı. Zalimlerde merhameti ve mazlumlarda zalimliği görecek kadar... Seni doğayla da anlatabilirdim. Doğa güzeldir. "Bahar gözlüm" diyebilirdim örneğin. Belki demek de isterdim. Ama doğanın en güzel nesnesidir insan. En korkunç da denilebilir. Korkuyu, satılmayı ve zincirleri silmek yeryüzünden... O kadar yakışıyor ki sana duyduğum aşka. İkisi buluştuğunda, "ayaklar baş olacak, nehirler yukarı akacak" sanki. Sanki aşk denilen kılıçla uçuracağım tanrının ve şeytanın kellesini. Öylesine güven duyuyorum kendime. Aşk öldü diyorlar, sen inanıyor musun? Ölmediğini göstereceğim sana. Üçyüzaltmış saat bittiğinde, acılar dayanılmazlaştığında, sular seti aştığında, sen kaçmaktan yorulduğunda... Sakın unutma, yaşanılmayan hiçbir şey bitmemiştir.


5-Kartallar Dağlara Sevdalıdır 


Kırık bir aynaya bakıyorum. Acıyorum. Yeni doğan bir bebeğin ölmesi gibi bir yansıma var karşımda. Midem bulanıyor. Bebeklere ölümü yakıştıramıyorum. Kırık aynaya baktıkça burkuluyor yüreğim. Acıyorum, acıdıkça gözlerim boğuluyor. Ben kırdım o aynayı. Ben astım duvarın baş köşesine. Şimdi intihar eder gibi karşısındayım. Böyle güçsüz değildim ilk zamanlar. Böyle her esintide örselenmezdim. Daha bir soyundum zincirlerimden, belki ondan. Belki ondan, daha bir bağımlıyım. Sana seslenmiyorum Gulasor. Duymamak özgürlüğüne sahipsin. Seninle Filistin'de görüşeceğiz. Her seferinde olduğu gibi davetsiz ve icazetsiz geleceğim. Omzumda bir kurşun yarasıyla çalacağım kapını. Bir kurşun yarası, sağ omzumda. İyilik meleğimi öldüren. Öyle ucuz, öyle imansız, öyle uçsuz bir korkuyla yığılacağım kollarına. O zaman para eder belki bu yürek. Ben de balık pazarına gider satarım onu ayyaş bir şair bozuntusuna. Tehdit etmiyorum. Korktuğun, senden kan alan bu yüreğin mezata çıkması, kanının ucuza satılmasıysa, korkma. Zaten o zehiri defedebilirsem satarım yüreğimi. Körler vardır. Ve baktığını binlerce boyutuyla görebilenler. Bir de kader kurbanları. Kader diye birşey yoktur deme, onlar için vardır ve önemli olan da bu. Artık senin üçüncüsü olduğunu düşünüyorum. Önce birincisini, sonra ikincisini yakıştırdım sana. İkisini de çürüttün. Taraflı davrandığımı söyleyeceksin. Nasıl tarafsız kalabilirim kahrolası. Şimdi çatal çatal oldu acılar. Düşlerimde martılarla yarışıyorum. Bir kartalın martılarla yarışması ilk bakışta adaletsiz. Ama kartal için onur kırıcı. Çünkü kartallar dağlara sevdalıdır. Martılarsa sakınca görmezler çöplüklerde beslenmekten. Kartallar dağlara sevdalıdır. Üveyiğim benim, ürkek üveyiğim, korkak üveyiğim. Gel de bulutlardan gelinlik dikeyim sana. Bulutlardan taç yapayım. Gelme.... 


6-SONSÖZ: Atları Vururlar.... 


Bırak bir hançer
sırtını deşip dursun
sen yelkensiz, dümensiz ve pusulasızken
dalgalar kudursun
açık denizlerde bile gülümser rüzgar
yolunu bulursun


.... Son sözü söylemenin vakti geldi. Rüzgarın soluklarında buğulanıyor sağrılarım. Ayağımın altından kayıyor toprak. Tökezleyeceğim. Yahut buna vakit kalmayacak. Öleceğim sonunda. Belirgin olan tek şey bu. Gerisi bulanık. Bir de ecelimden ölmeyeceğim ortada. Eceliyle ölen at gördün mü sen? Kafalarına kurşun sıkıldığında ölürler ancak. Onun için yaşlanmaz atlar. Atları vururlar. Kırıldım sana. Darıldım, kızdım, sevdim, nefret ettim, aşık oldum, vuruldum, umursamadım... Bunların hiçbirinde, hiçbir günahın yok senin. Hiçbir sevabın da yok. Ben böyle yaşamayı Platon amcamdan öğrendim. O da Atina sokaklarında sandalet bağı satarken öğrenmiş. Yoksa Sokrates dayı mıydı sandalet bağı satan? Sana bir iyilik yapmaya karar verdim. Artık kaçmak zorunda kalmayacaksın. Çünkü peşinden koşan olmayacak. Olsa bile bu ben olmayacağım. Seni kaderinle başbaşa bırakacağım. Kartallar dağlara sevdalıdır. Ve ben ancak kardelen iliştirebilirim saçlarına. Sense menekşeli vadilerde yaşamak için doğdun. Öykü bitiyor. Yazar ölüyor. Gulasor da ölecek. Öykü bittiğinde. Ve biz Filistin'de karşılaşacağız. Belki orada başlar yeni bir öykü. İstanbul'da biter yeniden. 


Eylül-Ekim 1996 

İŞ FAHİŞELİKTİR!




Ocak 2006

Bunca işten sonra bir hesap yapmam lazım artık. Bugün mesleklerime portakal toplayıcılığını da ekledim. Mesleğin asıl zorluğu karın tokluğuna (11 euro) günde 11 saat çalışmakmış. Başka bir zorluğu da yok.

Atinada bir duvar yazısında gördüm ilk defa yazının başlığını. Ve uzun zamandır zorunlu çalışma üzerine birşeyler yazma niyetimi gerçekleştirmeye vesile oldu bu grafitiyi görmek. Bunu işsiz geçirdiğim aylarda yapmadım ama bugün, bu iş eziyetinin içinde yazıyorum işte. Bu portakal işi bir büyük fabrika tarafından organize ediliyor.Ve aşağılıkça bir sömürü çarkı döndürülüyor. Her patron için aşağılık deme ihtiyacı hissetmezsiniz. Mesela zımparacılık zamanımdan usta Dimitri öyle bir adam değildi. Şimdi buz gibi bir bağevindeyiz. Pencereler kapanmıyor ve hava çok soğuk. Herşey berbat bir pislik içinde. Bulgar, Arnavut, Afgan, Arap, Kürt, Polon ve Türkler var çalışanlar arasında. Özellikle Polonlar oldukça yaşlı adamlar. Kaçınılmaz olarak bu adam acep gün yüzü gördü mü hayatında diye bir soru geliyor ağzınıza. Zorunlu üretim üzerine birşeyler yazabilmek için en doğru yerdeyim sanırım.

Zorunlu üretimin bir kültürü var elbette. Disiplin bu kültürün ahlakını oluşturuyor. Disiplini siyah ve beyaz diye ikiye ayırır ve beyaz disiplinle bazı güncel ihtiyaçlarınızı giderebilirsiniz ama sorular da oldukları yerde dururlar bu konuya dair. İlk taşı otoriter sosyalistlere atmayı sürdürelim. Üretim şevki ve kalkınma planları için şiirler yazılmış olması, bu arada birilerinin çalışmaktan ölmeye devam etmesi bu kimliğin sadece otoriter kısmıyla değil, sosyalist kısmıyla da ilgili. Endüstrinin ve elinde ingiliz anahtarı tutan vücut geliştirme şampiyonu modern proleterin yüceltilip heykellere konu olması da zorunlu çalışma kültürünün değişik görünümleri arasında sayılabilir. Ve bütün bu görünümler, kapitalizm dediğimiz bir fotoğrafın negatifi gibidirler.

Şimdi daha gerilere, zorunlu çalışmanın doğduğunu varsaydığımız zamanlara dönmeye çalışalım. Siyah ya da beyaz disiplinin henüz varolmadığı, insanın gönüllü ve kendisi için, ihtiyaçlarının kılavuz ettiği şekilde çalıştığı zamanlara. Beyaz disiplin diye birşeyin varlığını iddia edenler, bütün kötülüklerin anası olan özel mülkiyet ortaya çıkmadan önce, bireyin topluluğa karşı sorumluluğu gereği zorunlu çalışmanın varolduğunu iddia etmekten de çekinmeyeceklerdir heralde. Düşünelim ki henüz ortada aile kavramı bile yok, kabile olarak yaşıyoruz. Oldukça büyük bir ailemiz var diyelim. İşte o zamanlar birşeyler bozulmaya başlıyor ve önce kabileler arasında savaşların başgösterdiği iddia ediliyor. Böylece köleliğin ve köleler sayesinde de birikmiş ürünün. Yani Marksın deyimiyle artık ürünün. Değişik iddialar da mevcut elbette, aradaki bağı başka biçimlerde de kurmak mümkün olabilir. Kolayca anlayabildiğimiz odur ki özel mülkiyet daha sonra (adına kamusal mülkiyet yani kabilenin mülkiyeti falan da dense) ortaya çıkıyor zorunlu çalışmadan. Ve zorunlu çalışmanın olmadığı bir toplumda savaşların çıkması da akla ziyan olacaktır. Hadi bereketli toprakların paylaşımı sorunu var desek, insan nüfusunun yerkürede yaygın bir dağılım sağlaması ve toprak sorununun başgöstermesi çok daha sonralara özgüdür. İlk savaşların toprak kontrolünden ziyade o sırada varolan birikimi ele geçirme hedefini taşıdığı, uzun bir süre savaşların talanla özdeş olduğu hatırlanmalıdır. İnsan topluluklarının zorunlu çalışma olgusuyla tanışması, hem toplumsal otoritenin hem de özel mülkiyetin zorunlu aşamasıdır. İnsanın doğayı işleyerek ondan geçim ve zenginlik araçları yaratması yeteneği, sosyal yaşamın güçlüler ve güçsüzler, yöneticiler ve yönetilenler biçiminde yarılmasıyla zorunlu çalışma olgusunu doğurmuş, hemen ardından da bu durumun mantıki kurumsal sonuçları olan devlet ve özel mülkiyet ortaya çıkmıştır. Yani mantıken öyle olması gerekir.

Ne kendi kafamı ne de sizin kafanızı fazla karıştırmak, ne de bir yumurta tavuk döngüsüne girelim istemem. Söylemek istediğim, zorunlu çalışmanın, insan toplumlarının acımasız tarihinde asıl dönüm noktalarından biri olarak görülmesi gerektiğidir.


Ama daha önemlisi, bu soğuk bilgiden de öteye geçerek onun şu an hepimizi, işsizler de dahil, kuşatan bir kuralı olmasıdır sistemin. Zorunlu çalışma, bireylerin tercih şanslarının ortadan kaldırılmasıdır. Hayatımızın standart katilidir. 25 yıl boyunca her sabah aynı fabrikanın yolunu tutan ve o koca binanın içinde hergün binlerce kez aynı hareketi tekrarlayan insanın ruhsal olarak sağlıklı olabileceğini iddia etmek komiktir. Bazı işlerde işçinin günde 25 bin kere aynı hareketi tekrarlaması gerekir. İşçi başına düşen hareket sayısı azaldıkça işbölümü büyüyor demektir. Bana baklava yapmayı öğreten patronum, yarım saatte bir tepsi çıkarmama söylenip, on dakikada bir tepsi çıkarmam gerektiği uyarısını veriyordu sürekli. İşbölümü ve onun devasa biçimi olan endüstri, zorunlu çalışmanın sonuçları arasındadır. Ve bütün bu olgular insan ruhuna, onun doğal kalmış herşeyine kin gütmektedir. Zorunlu çalışma, değişik biçimlerde gözlemlenen ruhsal yaralanmalar oluşturur. Güven duygusundaki bozukluğun, insanların özgüven eksikliğinin başka bir sebebini aramak gereksizdir. Bazı işler bence bu yüzden, ağır oldukları halde daha fazla tercih edilebilirler. Hamallık yaptığımız zamanlara dair gözlemim de bu olmuştur. Üzerine yıkabildikleri kadar yükü yıkarlar ve bu bel ağrılarına yol açacak olsa da tepende dırdır eden ya da işin incelikleri üzerinden üzerinde baskı kuran bir usta, bir patron yoktur ortada. Onlar senin çalışma temponu kaç kamyon yük indirdiğinle ölçerler ve bu sana istediğinde sigara içme fırsatı tanır. Ama diğer işlerde, özellikle öğrenme süreci içinde, iş hiyerarşisi hergün kendini realize eder. Amele denilen vasıfsız işçiye her zaman aptalmış gibi davranılır. Kısa süre sonra bunun için bir gerekçesi olmayacaktır kimsenin ama zaten bir intikam duygusu bu davranışa kılavuzluk eder. Herkesin dehşet verici, insanlıktan nasibini almamış bir usta hikayesi vardır.

İŞSİZLİK

Düzenli olarak hergün, aynı hareketleri yüzlerce, binlerce kez tekrarlayan bir modern proleter olmaktansa, kendi tezgahı olan bir seyyar satıcı, ya da bir işsiz, yani lümpen proleter olmak, insan ruhu için kesinlikle daha hayırlıdır. Marksistler, bu anlayışı anarşizmin bir küçük üreticiler, küçük toprak sahibi köylülük ideolojisi olduğunun kanıtı olarak koyarlar ortaya. Doğruya doğru, fabrikada çarklarındaki dişlidense küçük bir atölye, ama kendi başına ve kendine yeterli bir atölye insanın kendini bireysel olarak geliştirmesine daha elverişlidir. Açlık sınırında gerçekleşen bir işsizlik deneyiminden çıkarılacak çok ders vardır. Hayata bakışınıza etkili darbeler iner. Egolarınızla yüzleşebileceğiniz sarsıcı bir zeminde gelişir herşey. Canınız yanar ama gerçeğe içinden bakarsınız. Paranın sağlayacağı bütün değerlerden temizlenmiş olarak, görsellik kaygısından uzakta, sofranıza gelen ya da tükettiğiniz her nesnenin üretim sürecini gözünüzde canlandırırsınız. Ekonomi okumaları bu canlandırmaya yardımcı olur ama kendisi değildir. Bu işin (işsizliğin) püf noktası, sokaklarda başıboş dolaştığınız zamanlarda kendini gösterir. Hayatın amacının üretim değil, üretimin amacının hayat olduğunu anlarsınız.

İşsizlik özgür zaman demektir. Gaspedilmemiş zaman demektir. Örneğin bir gazetecilik deneyiminden aklımda kalan tek şey, elde edebildiğim kendini geliştirme olanaklarının varlığıydı. Elbette ki aynı işi bir banka memuru gibi yaptığımız zamanlar da oldu ama haftanın 5 gününü işyerinde geçirip, sadece birkaç saatlik bir çalışmayla dergi çıkarmak ve diğer zamanları kendi gelişim sürecine koşmak oldukça büyük bir şanstı. Ama kapitalizm, emek sömürüsünü en ince noktalara kadar geliştirme niyetinden vazgeçmiş değil. Zaten vazgeçmesi de mümkün değil. CV ve insan kaynakları kavramlarının hayatımıza girişi de bunun bir başka göstergesidir. Bütün şirketlerin en iğrenç tiplerini bu departmanda bulursunuz. Şirket küçülme kararı aldığı zaman bin kadar işçiye siktirin gidin lan diyecek departmana insan kaynakları demişler. Hayata Dönüş operasyonu gibi bir isimlendirme.

Sonuç olarak işsiz sözcüğü her ne kadar kulağa hoş gelmese de bir çaresizliği ve yaşamsal zorlukları tariflese de aynı zamanda zorunlu çalışma çarklarının dışına çıkmak demektir ve insanın kendi yaratıcılığıyla tanışmasının zamansal koşulunu sağlar. Bu arada paranın temel ahlak değeri olduğu kapitalist toplumsal kültürün iğrençliğini bir kurban olarak tanımak demektir. Aynı kültür, sizi sürekli baskı altında tutar. Parasız kalmak zaten başlı başına bir baskıyken, buna size asalakmışsınız gibi davrananlar eklenir. Herkesten önce işçiler size küfretmek için hazırdırlar. Onlar patron ve yönetici takımının aşağısında ama sizin üzerinizde oldukları hissiyle, kral adına söz alan kralcılardır. Ne iş yapıyorsunuz diye bir soru gelir ve işsizim cevabından sonra aradaki samimiyet mesafesi iyice açılır. Ve bütün bunlar, sizin kişisel gelişiminiz için, insani değerlerinizin gelişimi için, hiçbir psikologun tavsiye etmeyeceği değerli aşamalardır. Çünkü hayatı ve dünyayı tanımak için hep yukardan bakmak, hep başarılılar (yani kendini başarılı sanan ve sistem tarafından bunun diplomalarıyla ödüllendirilenler) safında yeralmak oldukça yetersizdir. Dünya ve hayat aşağıda hareket halindedir asıl.

ÇÖZÜM: ÇALMAK VE ÇÖPLÜKLERDEN BESLENMEK

Çöplükten beslenmek bir mütevazileşme ayini gibidir. Ben bu işi zengin bir kapitalistin anarşist kızından öğrendim ilk olarak. Utancımdan yerin dibine batıyordum, o ise etraftan geçenleri umursamaksızın kafasını konteynerin kapağından içeri sokmuş poşetleri karıştırıyordu. Eve dönüp ganimeti atıştırmaya başladığımızda, tüketim toplumu üzerine yazmış ve okumuş bulunduğum onca laf kalabalığından hatırladığım hiçbir şey yoktu hala. Epeyce bir vakit sonra, birgün aynı ganimeti, tasavvuf üzerine hayli sohbet ettiğimiz ve hatta bu dertle Konya yollarını aşındırmış bir arkadaşa ikram ettim. Tamam dervişler hayran olunacak adamlardı, hepimizin içinde onların yoluna çıkacak bir arayış vardı ama bu ikram sanırım biraz ağır geldi arkadaşa. O hala evden pizza siparişi vererek bu yola çıkabileceğine inanıyordu.

Elbette ki bu çözüm daha çok Avrupada geçerli. Şırnakta çöplükte yiyecek ararken buldukları bombanın kurbanı olan çocukları hatırlayacaksınızdır. Frankfurt denilen toplumsal çöplükte bu yöntemin sonucu asgari bir refah düzeyi olacaktır. Ama zaten asıl sorun, birilerinin zaten zorunlu olarak böyle yaşadıkları gerçeğinin farkında olabilmek. Her mahalle pazarından sonra poşetlerini artıklarla dolduran (genellikle yaşlı) insanların televizyondaki görüntü olarak kalmayıp, paylaşılan bir ruh yarası halini alması asıl sorun. Ama Paristeki kloşardan ya da Almanyadaki peneden farklı olarak bir vazgeçiş değil, bir hesaplaşma biçiminde bu eylemin içinde olmak. Basit bir vicdan hesaplaşması değil, sistemin gerçekten ne olduğunu tanımak ve anlamak için. Yani içinde soluk aldığımız gerçeği, o gerçeğin sınırboylarında dolaşarak tanımak.

Çalmak ise içinden geçilmesi gereken bir diğer aşamadır. Adaleti simgeler. Varlığı çalınanlar, yasal hırsızlıktan geri alıyorlar. (Naapayım, bende yok onlarda var, yoksa niye çalayım) diye açıklıyor hırsızlık yapma gerekçesini bir çingene kadın. Özel mülkiyet, en büyük hırsızlık ve haksızlık şebekesi. Ve tabi çalmanın kuralları var özel mülkiyet sisteminde. Buna hukuk diyorlar. (Aynı anarşist kızcağız, bana uzun uzun sadece politik tutsaklarla değil, bütün tutsaklarla dayanışmak gerektiğini anlatıyordu. Şimdi anlıyorum ne demek istediğini!)

Dünyanın yoksullar ve zenginler arasındaki paylaşımı, insan aklının şuursuzca bu düzenin peşinde koşuşu ahlaksızlıktan başka birşey değildir. Kapitalizm hiçbir makul insani ölçü taşımıyor. İnsan da dahil herşey parayla ölçülüyor. Birilerinin, çoğunluk olan başkalarının zincirlenmesi üzerinden konforlu bir yaşam kurması, dahası, zenginliğin kasalarda, bankalarda ya da altın biçiminde biriktirilmesi nasıl bir adalet ya da ahlak duygusu içerebilir? İşte bu yüzden en adil kurum insan etiğidir. İnsan etiği, sömürenin sömürmekten vazgeçmesiyle değil, sömürülenin buna dur demesiyle gelişebilir. Şiddetsiz bir dünya, ancak şiddetin kurbanlarının kişilik bozukluklarını tamir edecekleri, özgüven, özsaygı, onur gibi kavramları geliştirecekleri bir durumda hayat bulabilir. Hayati pratiği içeren öğretim, etiğin gerçekleşme araçlarından biridir. Bu pratiğin bir yerinde de şiddet kavramı durur. Çünkü örgütlü ya da egemen olduğu için meşruiyet iddiasında olan şiddete karşı kendi savunmasını, gerektiğinde, mazlum kimliğini zedelemedeyen bir şekilde açığa çıkaramayanlar, sözkonusu bozuklukları yarına taşırlar. İşleyen bir şiddet aygıtıyla yüzleşip hesaplaşmayan bir şiddet eleştirisi eksiktir. Hayati pratiğe, hayatın kendisine dayanan böyle bir öğretim sürecinde hiç kimse öğrenci ya da öğretmen olamaz. Kendine has yaşamıyla herkes kendisinin öğretmeni ve öğrencisidir. Kim demişse doğru demiş, hayat sanattır. Ve bir volta. Maphusun voltasının uzunluğunu duvarlar tayin eder. Kimileri fabrika ve ev arasında atar voltayı. İşsiz kaldırımlar boyunca atar. Kimileri sınırlar boyunca. Ülkelerin ve gerçeğin sınırboylarında.

Coşkumuzu ifade edecek yeni fiiller hatırlamıyoruz madem, özneyi değiştirerek hep birlikte bağıralım;

Zorunlu çalışmayı kahredelim! Yaşamı yaşatalım!


17 Ekim 2011 Pazartesi

Σημειώσεις σχετικά την αναρχία...



Αν ξεπεράσουμε τα προβλήματα περί ύπαρξης, ακολουθούν οι ερωτήσεις που έχουν να κάνουν με τον άνθρωπο. Ο αναρχισμός δεν είναι μια φιλοσοφία.  Δεν ξεκινάει να ρωτάει για το πρόβλημα της ύπαρξης, αλλά ξεκινάει από τον άνθρωπο. Τα ερωτήματα που αναφέρονται στον άνθρωπο, ξεκινάνε από το καλό και το κακό. Ο άνθρωπος είναι καλός ή κακός; Το "Tabula rasa" είναι μια απάντηση. Σε αυτήν, η ψυχή του ανθρώπου ξεκινάει το ταξίδι της ως κάτασπρη σελίδα. Θα υπάρξει με ό,τι πάρει. Αν δεν πάρει, δε θα υπάρξει. Διαφωνώντας κάποιοι με αυτή την ιδέα ισχυρίζονται, ότι υπάρχει μια ουσία στην ψυχή του ανθρώπου. Για παράδειγμα, ο χριστιανισμός που πιστεύει ότι ο άνθρωπος από τη γέννησή του είναι κακός προσπαθεί να τον καθαρίσει με τη βάφτιση. Και κάποιοι άλλοι πιστεύουν ότι ο άνθρωπος λόγω της ουσίας αυτής είναι καλός. Τελικά, υπάρχουν και εκείνοι που πιστεύουν ότι κάθε άνθρωπος αποσυντίθεται από την ουσία και ότι και αν επέρχεται πρέπει να το αποδεχτείς, δηλαδή ότι δεν είναι δυνατόν να αλλάξει ο άνθρωπος. Γι' αυτούς ήδη δεν υπάρχει ανθρώπινη βούληση. Δηλαδή, ο άνθρωπος είναι ο δούλος των ενστίκτων ή της μοίρας του. Άλλοι πιστεύουν ότι υπάρχει ανθρώπινη βούληση και ότι ο ίδιος ο άνθρωπος μπορεί να διαλέξει το αν θα είναι κακός ή καλός, ανάλογα με τις ανάγκες που τον προσδιορίζουν.
Οι αναρχικοί είναι άνθρωποι, που κοιτάζουν την αλήθεια με άλλους τρόπους. Δεν υπερασπίζονται στα τυφλά έναν τρόπο. Είναι σημαντικό το παράδειγμα/ σχοινί του κουάντουμ. Μπορείς να το δεις σαν μια τελεία, σαν μια γραμμή ή σα μια μπάλα. Η πλειονότητα  των αναρχικών ως πηγή της κακίας θεωρούν ό,τι επακολουθεί των εννοιών εξουσία και ιδιοκτησία. Δηλαδή, αν ο άνθρωπος μπορεί να δείξει τη βούληση να αποτελειώσει τη σκλαβιά, εθελοντική ή καταναγκαστική, θα απελευθερωθεί και θα αποκαλύψει το δυναμισμό που κρύβει μέσα του. Αυτές οι έννοιες όμως (εξουσία, ιδιοκτησία), πως πρωτοεμφανίστηκαν;
Και με την ερώτηση αυτή οδηγό, διακλαδώνονται οι ιδέες, οι απαντήσεις. Για παράδειγμα, για τον Στίρνερ η έννοια της ανθρώπινης ουσίας εξ αρχής είναι μια έννοια καταπιεστική. Μια ηθική ή ο ορθολογισμός θα συγκρουσθεί με την προσπάθεια του ατόμου να γίνει ο εαυτός του. Και αυτό που συγκρατεί τον άνθρωπο από την ελευθερία δεν είναι μια από τις εξωτερικές έννοιες (όπως εξουσία, ιδιοκτησία) , αλλά από αυτές (ηθική, ορθολογισμός) που τον κάνουν υποκείμενο. Αν πιστεύετε στις αξίες, όπως ελευθερία και ισότητα, που είναι βάση για τη δικαιοσύνη και αν τις υπερασπίζεστε στηρίζοντάς τες με μια ηθική ή ορθολογιστικά τότε σύμφωνα με τον Στίρνερ έχετε καταπιέσει το άτομο. Ενώ ό,τι δικαιούμαι εγώ, δικαιούνται και οι άλλοι άνθρωποι. Αυτή είναι μια ηθική εκδίκαση. Κι εγώ πιστεύω με το να είναι κάθε άνθρωπος ο εαυτός του, και αν από όσους το έχουν καταφέρει χτιστεί μια κοινή ζωή με την μεταξύ τους κοινωνικοποίηση, δεν θα υπάρχει αντίφαση. Γιατί ο αναρχισμός  είναι πίστη και τρόπος για να ζήσει το άτομο, μαζί και σε αρμονία με τους άλλους ανθρώπους και να μη χάσει κάτι από τον εαυτό του. Είναι ένα ζωντανό παράδειγμα και βέβαια με πολλές αντιφάσεις (όσον αφορά στην αρμονία της) η συντροφικότητά μας στον αγώνα ενάντια στο κράτος, στον σεξισμό, στην τάξη της εκμετάλλευσης και στις άλλες εμφανίσεις της εξουσίας. Γι' αυτό ο αναρχισμός δε μπορεί να είναι μια ιδεολογία ή μια πολιτική ταυτότητα. Είναι μια μορφή ζωής. Γιατί αν ο αναρχισμός αποτελεί μια θεωρία έξω από την πράξη, που υπόσχεται το μέλλον και θα πραγματοποιηθεί στο μέλλον, μπορεί να σχεδιαστεί με τη νοοτροπία του κοινωνικού μηχανισμού. Ενώ εμείς θεωρούμε ότι πρέπει να ανεξαρτητοποιηθεί η κοινωνία από το κράτος, απ' τα παράσιτα της γραφειοκρατίας και από τα συστήματα ελέγχου. Θεωρούμε ότι όντας οργανωμένοι σε κοινωνικές δομές, που θα καταργούν το σύστημα της αντιπροσώπευσης, θα αφανιστεί το πολιτικό σύστημα. Θεωρούμε ότι η κοινωνία δεν έχει ανάγκη σε μηχανισμούς που θα την διαμορφώσουν. Και υπερασπίζουμε την απουσία ανάγκης για δημοκρατία της πλειονότητας πάνω στη μειονότητα. Η εξουσία της μειονότητας  πάνω στη  πλειονότητα πρέπει να καταστραφεί, χωρίς καμιά συζήτηση. Ως βασική κοινωνική μονάδα μπορούμε να δεχθούμε μόνο το άτομο και δε μπορούμε να παρουσιάσουμε τον αναρχισμό ως μια ιδεολογία, γιατί δε μπορεί να παρουσιαστεί ως μια θεωρητική ακεραιότητα. Δε μπορούμε να συμφωνήσουμε με καμιά αρχή εκτός από εκείνη του αναρχισμού. 
Και κάποιοι αναρχικοί θεωρούνε θρασύτητα να διορίζεις τον νικητή του πολέμου μεταξύ καλού και κακού, θεωρώντας τις εξωτερικές έννοιες, όπως εξουσία και ιδιοκτησία, προϊόν ανθρώπινο.  Η ουσία είναι να είσαι στο σωστό μέτωπο, τώρα και εδώ, σε αυτόν τον πόλεμο.

Εξέγερση και Επανάσταση

"Η επανάσταση είναι μια πράξη διαμόρφωσης.  Η επανάσταση είναι μια κοινωνική συμφωνία, όπου κατεστραμένοι θεσμοί αντικαθίστανται από άλλους που έχουν προσχεδιαστεί." (Νιούμαν, Στίρνερ, Φουκώ)
Αλλά η εξέγερση είναι μια πρακτική παρέμβαση. Δεν θα ξέρει κανείς τι θα επακολουθήσει. Και βασικά αυτό που θα επακολουθήσει είναι αυτό που θα δείξει το κατά πόσο ο άνθρωπος ξεπέρασε τον εαυτό του και την κοινωνική πραγματικότητα που βιώνει. Ο προγραμματισμός του επακόλουθου, δεν εμπεριέχει τη διαδικασία, κατά την οποία ο άνθρωπος ξεπερνάει τον εαυτό του. ''Και η  οικουμενική ιδέα της ελευθερίας είναι μια παγίδα που στήνεται για το άτομο" λέει ο Στίρνερ και συνεχίζει "ένας άνθρωπος που του έχει δωθεί η ελευθερία του θα γίνει τα πάντα εκτός από έναν ελεύθερο άνθρωπο...,...όπως ένας γάιδαρο που έχει φορέσει την προβιά του λιονταριού". Δηλαδή ο Στίρνερ τονίζει την ελευθερία ως μόνο μια ατομική διαδικασία. Γι' αυτόν ο ελεύθερος άνθρωπος, είναι ο άνθρωπος που  είναι ο εαυτός του.
Αλλά ο Μπακούνιν λέει: "ο άνθρωπος μόνο με την ισότητα, μεταξύ των ελεύθερων ανθρώπων, μπορεί να είναι ελεύθερος. Ακόμα και η σκλαβιά ενός ανθρώπου θα καταπατά την ελευθερία ολόκληρης της ανθρωπότητας". 
Αυτές οι δύο θέσεις όταν συγκλίσουν, θα αποτελέσουν την κοινά αποδεκτή θέση του αναρχισμού, για την ελευθερία και την ισότητα.
Ο άνθρωπος ως μια βιολογική και ψυχολογική δομή θέλει να πραγματωθεί. Το αν επιβιώσει αυτή η πραγμάτωση, εξαρτάται από το νόημα της ελευθερίας. Ελευθερία είναι να μπορέσει να αποκαλύψει ο άνθρωπος το δυναμισμό που έχει. Όχι μόνο να κατανοήσει τις ανάγκες ή τη γνώση. Ελευθερία είναι να αλλάζεις. Ο αναρχισμός, με τον τρόπο που αναφέρεται στον ατομισμό, διαχωρίζεται από τις άλλες κομμουνιστικές θεωρίες. Και με τον τρόπο που αναφέρεται στον κομμουνισμό, διαχωρίζεται από τις άλλες θεωρίες για τον ατομισμό. Αν θα δεχθώ μια ταυτότητα εκτός από το όνομά μου, θα ήταν αυτή του αναρχικού. Αυτή σίγουρα η έκφραση δεν αρκεί, αλλά δείχνει την ομοιότητα των ανθρώπων από όλο τον κόσμο, τον ιδεατό κόσμο που θέλω να ζω. Έχω αμφιβολίες αν θα μπορέσω να ζήσω με όσους αυτοπροσδιορίζονται ως αναρχικοί. Και ξέρω ότι έχω πολλούς συντρόφους που δεν αυτοπροσδιορίζονται ως αναρχικοί.


Δυτικοκεντρισμός και αναρχισμός

Το να είσαι αναρχικός δεν είναι ένας ισχυρισμός κάποιων θεωρητικών αρχών μες στην ιστορική δυτικοκεντρική νοοτροπία. Είναι να συμμετέχεις με τη δική σου πράξη στην ιστορία των εξεγέρσεων, που πραγματοποιήθηκαν από τους καταπιεσμένους. Βέβαια, μες στην ιστορία των εξεγέρσεων δεν είναι λίγοι εκείνοι που θέλησαν καινούριες κυβερνήσεις. Αλλά μας ενδιαφέρουν οι εξεγέρσεις ενάντια στα κράτη, που περιέκλειαν πάντα και όσους δεν θέλησαν τη δημιουργία καινούριων κυβερνήσεων. Αν θα πιστέψουμε μόνο στην συγγραφική ιστορία, να μην ξεχάσουμε ότι είναι μια ιστορία που οι κυρίαρχοι έδωσαν άδεια να γραφτεί, τουλάχιστον μέχρι τους τελευταίους αιώνες. Και έτσι θα χάσουμε τους, χωρίς ιεραρχία, κοινωνικούς σχηματισμούς. Όπως έγινε με τους ινδιάνους, που λόγω της αποικιοκρατίας, διαγράφθηκαν από την ιστορία  Η εξέγερση και η αντίσταση που εμφανίστηκαν ταυτόχρονα με την κοινωνική εμφάνιση της εξουσίας και της εκμετάλλευσης αποτελεούν την πραγματική ιστορία της αναρχίας. Είναι αδικία να ορίζεις τον αναρχισμό με κάποια διάσημα ονόματα. Κάποιοι ( όπως ο Γκάντι από τον ινδουισμό, ο Χακίμ Μπέη από το σουφισμό, ο Τολστόι από το χριστιανισμό) δημιούργησαν ένα θησαυρό στοχασμών, όπως και κάποιοι άλλοι παραμένοντας πιστοί στη γλώσσα της δυτικής φιλοσοφίας, συνδέθηκαν με τη μετα-διαφωτιστική περίοδο. 

30 Mart 2011 Çarşamba

KÜRESEL İMPARATORLUK ÇAĞI

İlk olarak 1991deki 1. Körfez Savaşında G.Bush�un gündeme getirdiği yeni dünya düzeni,zaman içinde başka bir kavramla küreselleşmeyle içiçe geçti. Buna YDDnin adı konuldu da diyebiliriz. Tek başına küreselleşme kavramı,elbetteki bir yaklaşımı , bir tavrı temsil ediyor ve masum değil. Ama sorun bu biçimsel boyutuyla ele alındığı sürece öz ile ilgili bir çözümlemeden kaçıldığı sürece bakir ve masum alternatif kavramlar uydurmanın ötesine geçemezsiniz. Geçemediğinizde de o kavramların uyduruk olması , öngörülen diğer biçimleri ortadan kaldırır.

Çünkü sorunu salt kavramlar savaşı olarak ele almak , öze, yani nesnel tarihsel sürece tam bir kıstırılmışlık duygusuyla bakmakla, körleşmekle mümkündür. ��Tarih , öldüreceklerinin önce gözünü kör eder��diyor Marks.

Bu yüzden , akademik ...... bu abuk sabuk kavram savaşlarını bir tarafa bırakıp işin özüne bakmak daha önemli görünüyor. Küreselleşme bir kavramdır ve politik saldırıda içeren bir kavramdır. Fakat bunu öne sürerek kapitalizmin küresel bir hareket tarzı geliştirdiğini inkar edemezsiniz. Yani ulusalcılık bir burjuva politikasıdır ama komünist bu yüzden ulus olgusunu inkar ederse , o abuk sabuk kavram savaşlarının içine düşer. Yada ��küreselleşme demeyelim ........ diyelim�� önerisindeki ahmaklığın değişik versiyonları üretilir.

Diğer yandan imparatorluk dediğimiz şey en başından belirtelim ki Negrinin sözünü ettiği şeyden çok farklıdır. Her şeyden önce ,soyut ve merkezsiz bir olgu değildir. Klasik bir imparatorluk olmamakla birlikte,alabildiğine merkezi ve somut,fakat devlet formuyla çözümlenemeyecek (en azından şimdilik) bir modeldir karşımızdaki. Küresel imparatorluğun çarlarından D.Rockefeller�in dediği gibi(devletlerin yerini şirketlerin alacağı) bir oluşumdan da ibaret değil. Ne olduğunu ortaya koymak için , önce 20. yüzyılın birikimini ,özellikle de 1970 lerle açığa çıkan kapitalizmin dönüşüm dinamiklerini özetlemeliyiz. Bu dönüşüm dinamiklerini ele alırken Lenin�in �Emperyalizm� çalışmasını bir referans olarak kabul ediyoruz. Onun , 20. yy kapitalizminin iki temel özelliği olarak belirlediği mali oligarşi ve tekel kavramlarının 21.yy a girilirken dönüşümden ne kadar payını aldığına bakmalıyız önce. Bu iki kavramda kapitalist hareketin yapısal öğelerinden kriz olgusuyla içiçe değerlendirilmelidir. Öyle yapacağız.

Her iki dünya savaşı da krizin doruk noktalarını teşkil ediyordu ve yarattıkları yıkımla sermayenin yeniden değerlenebileceği geniş alanlar açtılar.2. dünya savaşı ardından ortaya çıkan atom bombası,devlerin yeniden birbirine girmesinin önünü tıkadı ve kapitalizm için savaş yıkımının yerini alacak beslenme kaynakları sorunu doğdu. Savaşlar ,silah sektörüne canlı bir tüketim pazarı sunmakla yetinmiyor aynı zamanda pazar üzerindeki egemenlik çabalarının sonucunu tayin ediyor,fakat bunlardan daha önemli olan bir yanıyla,işgücünün bir bölümünü (onlar için gereksiz tüketici olan ve savaşa sürülen insan yığınlarını),altyapısı ve sanayisiyle koca koca kentleri yok ediyordu. 1945ten 1960ların sonlarına dek uzanan Avrupa nın yeniden imarı ve yeni uluslararası statülerin oturması tam sonuçlanmışken kriz de uzun uykusundan uyanıyordu.

İşte 1970lerin başından 1990 ların sonuna doğru uzanan bu süreçte, küresel imparatorluk çağındaki sürükleyici dinamiklerin nasıl filizlendiğini ve egemen hale geldiğini göreceğiz.

Bir nükleer savaşta kazanan olmayacağı için emperyalistler arası savaşın önü tıkandı demiştik. Fakat 1945lerde başlayan genişleme rüyası da kısa sürmüş ve kar alanları ........... dev sermaye stokları kasalarda pineklemeye başlamıştı. Oysaki sermeye doğası gereği dolaşım sürecine girmek ve genel ortalama ölçüsünde bir kar yaratmak zorundadır. Avrupanın yeniden imarı , sermaye ihracını arttıran yeni sömürgeci rejimlerin dünyada egemen kılınması gibi hamlelerde kaçınılmaz sonu engelleyememiştir. Kaçınılmaz son , sermaye stoğu büyürken , kar oranlarının aynı ölçüde büyüyememesidir. Marksın ortaya koyduğu ��kar oranlarının düşüş eğilimidir��ki bu sermayenin temel içgüdülerinden olan merkezileşme arzusunu sakatlamaktadır.

Çare, tehlikeli bir finansallaşma da aranmıştır. İşsiz sermaye kütleleri hızla finansal sahaya kaymış,kredi sistemini basit paradoksları ile bir tutulamayacak kapitalizmin kanseri baş göstermiştir. Felç olmaktansa kanser olmayı tercih eden kapitalist ekonomi , o müstehcen fıkradaki�� ölene kadar mokoko �� olurumunu yaşamaktadır.

Emperyalistler arası entegrasyonun ABD hegemonyasına dayalı yapısı , ilk çatlağını 1971-73 yıllarında uluslararası para rejimin dağılmasıyla vermiştir. Bretton Wood s toplantılarında öngörülen dolara endeksli rejim sürdürülememiş, böylece devesa euro-dolar rezervlerinin serseri hareketi başlamıştır. Diğer yandan yeni sömürgelerdeki ithal ikamesi rejimde dolar darboğazında tıkanmış ve üretimde durma noktasına yaklaşmıştır. Türkiye de bu durumu özetleyen ��70 cent e muhtaç ülke��özdeyişi hala hatırlardadır. Çözüm ihraç ikamesi yeni sömürgecilikte ve dolar darboğazını aşmak için başlatılan borçlandırma politikasında aranmıştır. Bu sırada ulusal kurtuluş savaşlarının vurduğu darbelerle yara alan ABD emperyalizmi de durgunluk batağında debelenmektedir. İhraç ikamesi yeni sömürgecilik ve İMF/Dünya Bankası eliyle yürütülen borçlandırma politikaları monetarist (parasalcı) ve neo-liberal stratejiler uyarınca geliştirilmiş ve daha bir dizi uzantısı olan politikalardır. İhraç ikamecilikle pazarların entegrasyonunda sıçrama gerçekleştirilirken , borçlandırma politikasıyla yeni bir kriz alanı yaratılıyordu.

Bu yeni kriz alanı ilk meyvesini 1982 yılında Meksika da verdi. Büyük bir borç yükü altında kalan hükümet , ödeyemeyeceği için yeni bir borç düzenlemesi istemek zorunda kaldı.

Fakat bundan daha öldürücü darbelerin olduğu açıktı. Küresel mali sermayenin dikkate değer bir kısmı, kısa vadeli kur oyunlarıyla (daha çok arbitraj diye anılıyor)ülkelerin mali sistemlerini çökertmeye başladılar. Önceleri NewYork, Londra ve Tokyo da baş gösteren spekülatör sermaye,mali piyasaların uluslararası entegrasyonu geliştikçe, dünyanın başka yerlerinde de büyük yıkımlar inşa etmeye başladılar. Soros ,Mobius gibi spekülatörler zaten kırılgan olan ve hassas dengeler üzerinde ayakta durmaya çalışan yeni sömürge ekonomilerinin üzerine çullandığında ortaya çıkan sonuç genellikle, o ülke parasının % 50 ye yakın değer kaybetmesi oluyor ki... Bunun anlamı, ülkedeki dolar cinsinden yatırımların bir günde iki katı değer kazanmasına paralel geri kalan her şeyin yarı yarıya değersizleşmesi ,dış ticaret politikasının tıkanması ve artan dış borç ihtiyacıdır. Zaten spekülatör fon ve bankalarla İMF/Dünya Bankası ,birbirini bütünleyen tek bir yapı gibi çalışır. İMF borç vermek için mali piyasaların liberalizasyonu ve deregülasyonunu şart koşar, o kapıdan spekülatör fon ve bankalar girer, ülkenin varlıklarını talan ederler ve ülke yeniden borçlanmak, IMF ye başvurmak zorunda kalır.1990 ların uluslararası ekonomi politiği budur. IMF borç verirken ülkenin makro ekonomik politikalarını, maliyesini ve geleceğini ipotek altına alır,ayrıntılarıyla tayin eder,ve uygulandıkça borç dilimlerini önüne atar. İstediği uygulamalar sadece özelleştirme ,piyasaların açılması vb ile sınırlı kalmaz, tarımın tasfiyesi (Malezya örneği) büyük altyapı yatırımlarının engellenmesine uzanır. IMF nin dünyanın başına ördüğü çorap spekülatör sermayenin askerliğini yapmakta sınırlı kalmaz,olur ya yolu o ülkeye düşen yatırım sermayesinin çıkarlarını da kollar. Uluslararası tahkimin imzalanmasını ve iç hukukun bu doğrultuda düzenlenmesini zorunlu kılar. Zaten yeni sömürgecilik sürecinden efendilerine rüşdünü ispatlamış olan işbirlikçi/ lobici siyaset mekanizması emirerliğine gönüllü olmasa bile bir eroinman gibi verilecek kredilere bağımlı hale geldiğinden �hık mık� diyemez. En küçük bir aksi politika bile , petrol kaynaklarını kamulaştıran Venezuella devlet başkanı Chavez gibi darbelerle boğuşmakla eşanlamlı hale gelir.

Bütün bunlar son 10 yılda çok sık tekrarlanan ve altı çizilen veriler. Ama bunların içerdiği ,kurumsallaştırmakta olduğu ilişki biçimleri ve statükolar yeterince açımlanamazdı. Çünkü bütün bu ilişki sistematiği 1949-90 arasında hüküm süren statükolar içinde yorumlandı. Oysa ki 1970 lerin başlarında tıkanan bu ilişki sistematiği , 1980 li yıllarla yeniden yapılanmanın taşıyıcısı olarak IMF gibi kurumları dönüştürmeye,dönemin genel hatlarını belirleyen reel sosyalizmin varlığının ortadan kalkmasıyla da yeni bir form içinde işlerlik kazanmaya başladı. İşte sözünü ettiğimiz spekülatif sermaye,bu yeni formun oluşturulmasında en aktif unsur oldu. Küresel imparatorluk çağına özgü bir sermaye yapısı olan bu unsur ,fonksiyonelliği , hızı ve paradokslarıyla kapitalizmin kaderinde etkin bir rol oynama noktasına ulaştı. Özellikle Doğu Asya-Rusya-Brezilya kriz üçgeninde görüldüğü gibi spekülatif sermaye,zaman zaman domino taşlarını tetikliyen bir unsur olabiliyor. Öyle ki, Doğu Asya yı saran kriz yumağından korunmasına yardımcı olabilmek için ABD hazinesinden Japon hazinesine 6 milyar dolar kadar açıkları kapatma desteği çıkıldı. Yani Japonya da bu seriye dahil olabilirdi ve önü alınmaz bir çığa dönüşen kriz , ABD dahil bütün spekülatif balonlara iğnesini batırabilirdi.

1997-99 depresyonu ,Japonya sınırında bloke edilebildi. Ama bu her zaman başarılabilir mi? Spekülatif sermaye ve merkezlerin canı yanmadan ? spekülatör bankalardan bir kısmı ,kundakladıkları Rusya da mahsur kaldılar. Dişe dokunur zararlar yazdılar bu operasyonun raporuna. Uzun zamandır ciddi resesyonlar yaşamamış ve bu yüzden fazla ısınmış bir ABD ekonomisi var ve Avrupadaki lerle birlikte buranın mali piyasaları spekülatörlerin dinlenme sahası işlevini görüyor. ABD ekonomisiyle birlikte bütün mali piyasaların kırılganlaşacağını göz önüne aldığımızda , spekülatörlerin, bırakın dinlenecek, kaçacak bir delik bile bulmaları mümkün olamayacak. İşte o zaman,spekülatif sermayenin, kapitalizmin kaderinde ne denli etkin olabileceğini göreceğiz.

Spekülatif sermaye , Kapitalde sanal sermaye olarak ifade edilen şeyin mali piyasalardaki biçimidir. Dediğimiz gibi, fonksiyonel niteliği itibariyle bu,kredi sistemi içinde anlam kazanan mali sermayeyle aynı şey değildir. Çünkü kar alanı kredi değil,apaçık vurgundur. Diğer yandan spekülatif sermaye ,ona adını veren özelliğine uygun olarak , nominal (yazılı) değerinin çok üstünde manevra alanına sahiptir. Kapıları ardına kadar açık 24 saat mesai yapan dünya mali piyasalarının elektronik hızı ve bu hızın doğurduğu psikolojik zayıflık spekülatif sermayeye imaj illüzyonu gerçekleştirme fırsatı tanır. Küresel imparatorluk çağı,piyasaları da psikiyatrik bir vaka haline getirmiştir. Aslında küresel imparatorluk çağı sosyal yaşamın her alanında sanallıklar üretmektedir. Kültürde,sanatta , iletişimde,siyasal alanda felsefi alanda ,yani sosyal yaşamın bütününde hakim hale gelen yanılsamanın temelinde marksizmin dediği gibi altyapı ilişkilerinin (spekülatif balon) (sanal sermaye), üstyapı ilişkilerine yansıması mı söz konusudur? Belki. Ama bu iki alan böylesine geçirgen ve içiçeyken böyle bir tez yürütmek pek gerçekçi olmayacak. İşin kolayına kaçıp tartışmayı bu kümese (tavukmu,yumurtamı meselesi)yuvarlamaktansa, yanılsamanın niteliksel sürecine projektör tutalım. Spekülatif balon ve sanal sermaye nasıl kapitalizmin yapısal krizinin süreğen hale gelmesinden doğmuşsa , yanılsamanın diğer boyutları da tarihin kriziyle doğmuştur. Her şeyden önce küresel imparatorluk bu krizin çocuğudur. Varlığını yanılsama üzerine kurmak zorundadır. Çünkü sınırları anlamsızlaştırmış bir siyasal yapı olarak öz dinamiklerini dejenere etmektedir. Bu dejenerasyonun pençesinde sallanan varlığını yasladığı bir dayanaktır yanılsama.

Yine ekonomik alana dönelim ve yanılsamayla gerçeklik arasındaki hassas ilişkiye bir göz atalım. Tepesindeki spekülatif balonun demokles kılıcı gibi sallandığı bu durumda gerçek (reel) ekonomi yada üretim sektörü ne durumdadır? Üretim sektörü yeni teknolojilerin (moda deyimle)�baş döndürücü çılgınlığını� yaşamaktadır. Bunun ne gibi somut karşılıkları olduğunu herkes biliyor o kısmına girmeyeceğiz. İkna olmayanlar ,eski triko makineleriyle bilgisayarlı triko makinelerini karşılaştırsın. Yeni teknolojilerin üretim süreçlerinde yarattığı bölünmeyi ise başka bir yazıda ele alacağız. Burada belirtmeden geçemeyeceğimiz şu ki; yeni teknolojilerin üretim süreçlerinde yarattığı bölünme ile birlikte işsizlik oranları olağan sınırlarını altüst etmiştir. Hizmet sektörünün genişlemesi ,bilgiye ,tekniğe dayalı emek süreçlerinin genişlemesi gibi veriler , bu birincisinin gölgesindedir.

Diğer yandan, yüzyıllık tarihi içinde daha merkezi ve yoğunlaşmış bir hal alan tekel olgusu ,yeni teknolojiler tarafından iyice fişeklenmiştir. Emek-yoğun sektörlerin eyaletlere kaydırılmasıyla paralel ,teknoloji-yoğun sektörler metropollerde yuvalanmış ve daha dolaysız (yani rekabet süreçlerinden geçmeden) tekelleşmeler yaşamıştır. Örneğin Microsoft. Biraz daha eski olan sektörler ise tekeller arasında kıyım denebilecek merkezileşme süreçlerinden geçmiştir. Bugün dünya pazarını kontrol eden otomotiv firmalarını sayısı 10 u geçmez

Bu durumun pazarlara yansıması , öncelikle gümrük duvarlarının çökmesi oldu. Bu sayede küçük sermayeli şirketlerle büyük sermeyeli şirketler arasında ,ya da ulusal ve çok uluslu şirketler arasında en çıplak haliyle rekabet fırsatı doğdu. Eh artık, buna ne kadar rekabet denirse... zaten bu bizim sorunumuz değil. Ortaya çıkan sonuç, her kademede şirketlerin birleşmesi yutulması, evlendirilmesi oldu. Keynezyen dönemimin devlet yatırımlarının özelleştirilmesiyle birlikte sermaye için yeni hareket alanları oluşturuldu. Fakat bu üç unsurun, yeni teknolojilerin yarattığı pazar derinleşmesinin , gümrük duvarlarının minumuma çekilmesiyle ve özelleştirmelerle sağlanan manevra alanlarının kapitalizme kattığı dinamizm ,daha temel bir problem olan sermayenin merkezileşmesi tarafından ketlenmektedir.

Sermayenin merkezileşmesi, bugün uluslar üstü tekelleri ortaya çıkarmıştır. Merkez ofisleri nerede olursa olsun,hangi devletler vergi verirse versin,bu tekeller �sermayenin vatanı yoktur� sözünün mantıki sınırlarında durmaktadırlar. Ne mülkiyeti ne yönetimi ne de politik çıkarları açısından bunları bir yere dayandıramazsınızİşte küresel köy, bu erk merkezlerinin hayalini kurduğu dünyanın şalıdır. Küresel imparatorluğun erk merkezi olan uluslar üstü tekeller, siyaset, hukuk, kültür vb alanlarda kendi toplumsal formasyonlarını örgütlemektedir. Bu formasyonlar emperyalizm döneminde atılan temellerin üzerinde yükselmekle birlikte , modernize bir görünüm taşımamaktadır. Özellikle devlet formu çift yönlü aşınma sürecindedir. Bir yanıyla salt şiddet tekeli dünyaya evrilirken (yani sadece derin devlet haline gelirken) diğer yanıyla da siyasal alandaki merkezi rolünden uzaklaşmaktadır. Burjuva devlet yapısının günümüzdeki durumunu ve onun temel kavramı olan düşük yoğunluklu çatışmayı ayrı bir yazıda ele alacağız. Burada dikkatlerden kaçmaması gereken , küresel imparatorluğun kurumsallıklar değil ,daha çok ilişkisellikler üzerinde şekillendiği.

KÜRESEL İMPARATORLUK ÇAĞI-2 27EKİM2002

Küresel imparatorluk çağı ,kapitalizmin dejenerasyon dönemidir. Bu bakımdan (çıkış noktaları tartışma konusu olmakla birlikte) özellikle Lenin tarafından telaffuz edilen çürüme retoriği ne bir abartı ,ne de küçümsemedir. Bilim ve teknoloji , tarihin hiçbir döneminde rastlanmayacak bir ivme yakalamışken ,yaşamı her boyutta çürüten bir toplumsal yapıdır karşımızdaki. Üretim süreçlerini hızlandıran ve kolaylaştıran teknoloji, işsizliğin artması gibi bir sonuç verdiğinde toplumsal dinamizm yaratmaktan da çıkar. Oysa bugünün teknik birikimiyle dünyada tek bir insanın aç kalmayacağı , sağlıksız yaşamayacağı ve hatta bütün insanların konfor içinde yaşayacakları bölüşüm/tüketim ilişkileri kurulabilir.

Oysa özel mülkiyet ve piyasa temelli bir toplumsal yapı olan kapitalizm içinde ,teknolojik sıçramalar hem daha fazla sefaletin,hem de daha derin çürümenin aracısı haline geliyor. Kaynakların ciddi bir bölümü silah sektörüne akıtılıyor. Bilim, kar hırsına hizmet eden bir orospuya dönüyor. İnsanların yaşamını kolaylaştıracak gelişmeler sadece zenginlerin hizmetine sunulurken,geniş kitleler için yapılan üretimde de insana sağlayacağı fayda değil,karın sürekliliği ve maksimizasyonu yön tayin edici oluyor. Bir çok buluş kasalarda saklanıyor, ürünün eski versiyonu iyice tüketilmeden tüketime sunulmuyor. Tıpkı, fazla avlanan balığın fiyat kıracağı düşünülerek denize dökülmesi gibi, binlerce insanın ölümle pençeleştiği hastalıkları çözecek ilaçlar fahiş fiyatlarla piyasaya sürülüyor. Çünkü kapitalizmde insan kara tabidir, kar insandan daha değerlidir.

Kapitalizm sadece insana düşman değil ,akla mantığa da aykırıdır. Bugün, değer kavramı, kullanım değeri köklü olmaktan çıkmış , imaj yabancılaşmasında dayanan tüketim toplumundan köklenir hale gelmiştir. Bu henüz her şey için geçerli olmamakla birlikte , genel geçer durumdur. Tüketim toplumu için etiket , işlevden daha önemlidir. Kapital , markalara dönüşerek kuşatmaktadır hayatımızı, yatak odamızı, düşlerimizi, çocuklarımızı, yemek-giysi-barınaklarımızı, herşeyimizi kuşatan markalara sahip olamadan huzur ve mutluluk duyamayacağımız bir hayat, karabasan gibi çörekleniyor tepemize. Biz markalara sahip olmaya çalışırken , onlar bizim her şeyimizi ele geçiriyor. Farkına bile varamıyoruz. Reklam ve medya guruları hepimizin estetik yargılarını , beğeni ölçülerini belirliyor bir yerlerden. Marjinalliklerimizi bile onlar belirliyor.

TRANSFORMASYON NOTLARI 2

ANTİ-POLİTİK TASARININ SUNDUĞU AÇILIM OLANAKLARI

Çizgimizin ve kimliğimizin öne çıkan bileşenlerinden biri olarak tanımladığımız anti-politik tarz nedir sorusunu yanıtlamak için politikayı nasıl kavradığımızı açıklamaya çalışalım. Bilim olarak politika, bir toplumsal kesimin sistematik çıkarları doğrultusunda yürüttüğü gündelik faaliyeti nesne edinir. Bu sistematik çıkarlar genellikle bir ideolojik formda ifadesini bulurlar. Basit bir şekil üzerinden anlatmak gerekirse; ideolojiyi düz bir çizgi, politikayı da bu çizginin çevresindeki sarmal çizgi olarak tahayyül edebiliriz. Bu sarmal çizgi, merkeze (düz çizgiye) zaman zaman yaklaşır, zaman zaman uzaklaşır. Eğer sözkonusu toplumsal kesim ya da güç ile onun politik uzantıları arasında ayrıca bir açı varsa, merkezdeki çizginin tersi istikamette de hareket edebilir.

Bu ilişkiyi tersten ele alırsak; politikanın bir yabancılaştırma sanatı olduğunu göreceğiz. Görünürdeki karşıtlığın yanısıra bir dizi gizli karşıtlığı içerir ve kendini bu gizli karşıtlıkların üzerine inşa eder. Bu yüzden doğasına sinmiş bir pragmatizm barındırır. Burjuva politikasında ve politikacılığında bu artık olağan kabul edilen bir özelliktir. Çünkü burjuvazi geniş yığınlara yaslanarak politika yapar. Kendi çıkarlarını dayatma, yalan, konsensüs gibi yollarla diğer toplumsal kesimlere �iletir�. Biz çözümlememizi farklı bir örnek üzerinden yapalım. İşçi sınıfı adına politika yapan bir partinin görünürdeki karşıtı burjuvazidir. Ama tek karşıt o değildir. Politika üretenlerle onu uygulayanlar arasında, ve yine birincilerle işçi sınıfı arasında gizli bir karşıtlık hükmünü sürer. Bu salt �temsil� edilen sınıfın bilinç ya da örgütlülük eksikliğiyle, politikacıların temsil ettikleri sınıfın çıkarları yerine kendilerininkini ikame etmeleriyle açıklanamaz bir olgudur. Bu yabancılaşma olgusu politika denen kavramın kendisine içkin olduğundan üretir gizli karşıtlıklarını. Örneğimiz üzerinden devam edersek, politikanın içerdiği temsiliyet, o partinin politika yapabilmesi için işçi sınıfına da dışsal bir olgu olmasını ve onu kendine yabancılaştırmasını gerektirir. �Sınıfa inmek� gibi meşhur laflara da ilham veren bu durumda parti, yukarıda ve kurtarıcı olandır. Duyar mı uyar mı bilinmez ama yayınlarda sınıfa emir kipiyle yol gösterilir. Sınıfla bu şekilde ilişkiye giren parti de kendi içinde farklı bir yabancılaştırma üretir. Bu gizli karşıtlıkta, politika üretenlerle onu uygulayanlar arasındaki iktidar şekillendirilir. E. Canetti�nin verdiği o güzel örneği yaşayanlar bilirler; pankartlar, sadece önden okunabildiği halde arkasındaki kitle için yazılır. Çünkü politikanın bir diğer unsuru da yönetmektir. Toplumun bütünü ve temsil edildiği iddia edilen hedef kitleden farklı olarak politikanın uygulayıcıları, halihazırda yönetilenlerdir. Politik yapı, bütün toplumsal kesimlerin karşı karşıya ya da bazılarının yanyana geldiği toplumsal politik alandan uzaklaştıkça yönetmekte olduğu kitleye yüklenir.

Anti-politik tarzın içeriği ise bu temel noktalarla karşıtlık içindedir. Birincisi; biz kendimizi bir toplumsal sınıfın ya da kesimin �temsiliyeti� üzerinden varetmiyoruz. Toplumsal kimliğimizi sistem karşıtlığı üzerinden
kuruyoruz. Sistemi salt ekonomik niteliğiyle tanımlamanın onu tanımak için yetersiz olduğunu düşünüyoruz. Kapitalist sistem bizim için ekonomik, siyasal, kültürel, hukuki, vb. yönlerinin oluşturduğu bütünlüğün ta kendisidir.

Bu bütünlüğün parçaları, birbirlerini beslemek ve sistemin yeniden-üretimini sağlamak için içiçe geçtikçe, ekonomist, determinist ve nesnelci yaklaşımları toptan bir krize boğuyor. Bunun karşılığında parçalardan birini öne çıkaran ve onun üzerine kurulan çözümlemelerin paradoksu, yeni bir dünya ve direniş fikrinin entelektüel camiada da umutsuzlukla karşılanmasını beraberinde getiriyor. Sistem kavramını öne çıkarmamızın nedeni bu bütünselliği vurgulamaktır.

Küresel imparatorluk çağında özellikle geçmişte işçi sınıfına atfedilen �devrimci özne� rolü artık geçerliliğini yitirmiştir. Ekonomizmin göremediği şudur ki; sistem, işçisiyle, işsiziyle, küçük-burjuvasıyla (evet bu katman hala yaşıyor!) tüm toplumu Marcuse�un deyimiyle �tekboyutlu� hale getirmiş, onların nesnel yaşamlarıyla bilinçleri arasındaki zaten zayıf olan köprüyü havaya uçurmuştur. Bu durumu ortaya çıkaran şey nedir sorusuna verilecek yanıtları doğru bir sıralamayla saymak gerekir, çünkü bu yanıtlar aynı zamanda kopuşun nereden örgütlenmesi gerektiği sorusunun yanıtını da içinde saklamaktadır. Bizim ilk yanıtımız sistemin kesintisiz bir şekilde üretip toplumun üzerine saldığı şiddet yelpazesidir. Bu yelpazenin ilk rengi sistemin yeni ideolojik aygıtlarının ve en başta da medyanın laboratuvarlarından dolaysız ve kesintisiz biçimde topluma akan manipülasyonun yarattığı yanılsamadır. İkincisi sivil toplumcuların deyimiyle �piyasada� üretilen ekonomik şiddettir. Özellikle küresel imparatorluk çağının egemen ideolojisi olarak öne çıkan neo-liberalizm, piyasanın toplumdaki tüm bireyleri nesne olmaktan çıkararak �özneleştirdiğini�, dolayısıyla kapitalizmin düşmanı olarak görülen emekçi sınıfların da sistemi savunduğunu öne sürüyor. Bu demogojinin çok da ayakları havada olduğunu söyleyemeyeceğiz, çünkü en beklenmedik şekillerde (örneğin sistemi doğruya en yakın biçimde tasvir edebilen kafalarda da) karşımıza çıkabiliyor. Piyasa ilişkileri içinde özne olabilmek sermaye sahibi olabilmektir. Ve aslında piyasada özne sermayenin sahibi bile değil, ta kendisidir. Emek ve emekçi ise piyasa denilen şeyin içinde sadece bir nesnedir. Bu alanda emekçinin yaşadığı şey ise bırakın özneleşmeyi, bütün o matematiksel kavramların ve rakamların arasında yitirilen ezilme, aşağılanma ve hiçleşmedir. Salt üretim sürecinde değil, tüketim sürecinde ve paranın sözkonusu olduğu her alanda yaşanan, toplumdaki açık fiziksel şiddeti kat be kat aşan ekonomik şiddettir. Şiddet yelpazesinin üçüncü rengini de bu açık fiziksel şiddet oluşturur. Açık fiziksel şiddet, yine medyanın yardımıyla psikolojik şiddete dönüştürülerek yaygınlaştırılır. Açık fiziksel şiddetin direkt etkisi bir birim ise bu etki milyonlarca kafaya kazınır. Bu birbirine dönüştürülebilirlik durumu, yelpazenin bütün renklerini tek elden düşünmemizi gerektiriyor. Toparlayacak olursak; sistem ve birey arasındaki ilişkinin, yani sistemin birey üzerindeki yabancılaştırıcı etkisinin biçimi, yarattığı yanılsamadır. Şiddetin değişik kombinasyonlarıyla üretilen bu yanılsama, bireyi nesnelliğinin renklerinden arındırılmış bir bilince hapsederken ortaya çıkan şey sadece bir atomizasyon yabancılaşması değil, kişilik yarılmasının da ötesinde bir parçalanma, atom-altı parçacıklarına değin ayrıştırılma ve kişiliğini yitimedir. Yitenin yerini alan şey hem bir psikiyatrik vaka ve hem de biyolojik robotlar olmaktadır. Yabancılaştırma, bireyin salt kendiyle ilgili değerleri yitirmesi değil, insani değerlerini de yitirmesiyle sonuçlanmaktadır. Üretim sürecinin dışındaki alanlarda ve özellikle kültürel alandaki manipülatif yabancılaştırmanın verdiği sonuç budur. Ortaya çıkan şeyin Marcuse�un dediği gibi bir �tekboyutlu toplum mu� yoksa atom-altı parçacıklarına dek ayrıştırılmış bir toplum mu olduğu bu yüzden tartışma konusudur.

Yeniden konumuza dönecek olursak, biz sadece kendimizi temsil ediyoruz. �Biz� dediğimizde anlaşılmasını beklediğimiz tek şey yine biziz. Kendimizi bir toplumsal sınıfın değil, yeni bir dünya bilincinin taşıyıcıları, özneleri olarak görüyoruz. Bu yüzden bir toplumsal sınıfın öznelerinden bir kısmı olabiliriz. Kendimizi bütün çarkları ve bütün dişlileriyle sisteme karşı konumlandırıyoruz. Vaadedilmiş/vaadettiğimiz günler, topraklar yok. Dünyanın her yerinde, herhangi bir yerindeyiz. Şu an ile geleceğe uzanmak istiyoruz. Vaadetmiyoruz. Yaşıyoruz ve yaşamaya çağırıyoruz. Bu yüzden politika yapanların yaşadığı o problemi, uzun vadeli hedeflerle kısa vadeli pozisyonlar arasındaki açı problemini yaşamıyoruz. Yani ne bir sınıf temsiliyeti, ne de bir yönetim formülüne dayandırıyoruz pratiğimizi.

İkincisi; bizde tek kurum hareketin kendisidir. Onun içinde ayrıca bir kurumlaşma yoktur. Liderlik kurumu ve kitle, politikayı üretenler ve uygulayanlar gibi ayrımlar yoktur. Her savaşçı, her aktivist aynı zamanda liderdir. Politikayı üreten de uygulayan da aynı insanlardır. Bize yaşarken mitleşmiş, peygamberlik rolü atfedilmiş �üstün insanlar� gerekmiyor. Bu tipler, hasta egolarını tatmin etmek için sosyalizmi bile kullanmaktan çekinmeyen küçük insanlardır gözümüzde. Bize gereken, liderliğin bütün savaşçılar ve aktivistler tarafından eşit paylaşımına güvence olabilecek bir koordinasyon mekanizması ve bu mekanizmayı işletme yetkinliğinde bir koordinatördür. O gizli karşıtlığın içimizde üremesine izin vermeyeceğiz.

Ama eğer o görünürdeki karşıtlık sözkonusu edilirse; evet, biz onu mümkün olduğunca bir çatışmaya çevirmek istiyoruz. Bu çatışmayı yürütürken sadece kendi etiğimize itibar edeceğiz. Özne olarak rol alacağımız bu çatışmayı, (sistemin bütün hedef şaşırtmalarını boşa çıkararak) merkezden yürüteceğiz. Onu hayati organlarından; beyninden, kalbinden ve sinir sisteminden vuracağız. Bu vuruşlar, onun politik etkinliğini dayandırdığı temeli parçalamak üzere gerçekleştirildiği için ama sadece bu yüzden politika nitelemesi kazanabilir. Bizim pratiğimizi politika olarak niteleyebilecek tek unsur budur. Ha keza; belirttiğimiz gibi bu alanın ne kadar politik alan olduğu artık bir tartışma konusudur. Sistem karşıtlığının ve direnişin temel yöntemi olarak gördüğümüz bu vuruşlar (radikal eylemci çizgi) bizim için aslolarak bir özgürleşme biçimi ve yoludur. Aynı şekilde sistem için de politik alan değil, temel varoluş biçimi olarak geliştirdiği şiddettir hedef alınan.

Bu yöntem, biçim olarak 1.Enternasyonal anarşistleri tarafından �eylemle propaganda�, Mahir Çayan tarafından ise �silahlı propaganda� olarak anılan şeyi çağrıştırır. Fakat biz, sonuna kadar onurlu ve dünyadaki her devrimcinin gurur kaynağı olan Vaillant, Caserio, Emile Henry, Ravachol gibi bireysel eylem yanlısı değiliz. Eylemin sürekliliği için kollektif ve örgütlü harekete inanırız. Eylem salt bir şiddet saldırısı değildir bizim için. Kapitalizm nasıl yaşamın bütün hücrelerine sızıyor ve bütün yaşamı hücreleştiriyorsa, biz de eylemi yaşamın her alanında yeniden tanımlayıp yaşamı eylemselleştirmeliyiz. Düşünsel üretim ve bunun aktarımı, gündelik yaşamı metalaştıran zincirleri kopararak komünarlaşmak, radikal eylemci çizgi, her gün yeni bir insanı sistemden koparmak hedefiyle yürüttüğümüz propaganda... Bütün bunların birlikteliği olmadıkça, yabancılaşma yeniden üreme zemini bulacaktır. Devrimci, düşünsel üretim sürecinde yer almadan şiddet eylemleri yapıyorsa, bunun kaçınılmaz sonucu güce tapması ve sosyalizmden uzaklaşmasıdır. Çünkü sosyalistlik, bir iş değil yaşam biçimidir. Sadece propaganda yapıp meta ilişkilerine boylu boyunca uzanan bir adamınki, yabancılaşmadan ikiyüzlülüğe doğru yol alır. Sadece düşünsel üretimde kendini sorumlu bilmenin sonucunu da iyi biliyoruz; bezginlik verici gevezeler olarak kafa ütülüyorlar sağda solda. Düşünce-söz-pratik ve yaşam! Dördü de örtüşmezse hepsi eksik kalır.

Mahir Çayan SP�yi bir politik yöntem olarak öne sürer. Hedef; kitlelerin efendiler karşısında duyduğu aciziyet ve çaresizliği parçalamaktır. Buradan çıkıyor olmasına rağmen Mahir Çayan (adı halk ordusu olsa da) bir düzenli ordu hedeflemektedir. SP onun için sadece bir PASS evresidir. Yani iktidar ve politika kavramları açısından marksizmin taşıdığı zaafiyetleri büyük ölçüde SP�nin içine oturduğu bağlamda da bulabiliriz.

Oysa bizim öngördüğümüz şey bireysel eylemcilik olmadığı gibi, kitlelerin düzenli ordu gibi formlarda yeniden düzeni üretecekleri , yeni iktidar ilişkileri içinde çıkış noktalarını yadsıyacakları bir politik strateji de değildir. Sunacağımız pratik, eylemcinin özgürleşmesiyle, korku imparatorluğunun ardına gizlendiği yanılsama perdesini yırtmakla sınırlı bir alanda kalmayacaktır. Aynı zamanda kitlelerin ve diğer öznelerin eyleme geçebilmeleri için uygulanabilir bir model sunar. Biz �sıradan insanlar�, biz �sokaktakiler�, özgürlük için ne bir peygambere, ne de vaadettiği cennete muhtacız. Cennet, direnmenin ve dövüşmenin ta kendisidir. Ve Özgürlük Savaşçıları, eylemsel süreçleriyle toplumun bağrında yeni yeni direniş hücrelerinin filizlenmesine ilham kaynağı olduklarında, döktükleri kanın ve terin ödülünü almış olacaklar. Onlar, yetki-kariyer gibi tasaların uzağında tarih işçiliğine soyunanlardır.

Bu modelin gerçekleşebilirlik zemini, tarihin başka dilimlerinde rastlanmayacak kadar güçlüdür. Spekülatif boyutlarını bir tarafa ittiğimizde, iletişim devrimi dedikleri şey gerçekten yaşanmaktadır. Geniş halk yığınları için fazla bir anlam ifade etmese de bu, direniş güçleri için oldukça anlamlıdır. Bir yandan sistemin kendini yeniden üretme zemini olan iletişim, diğer yandan da direniş güçlerinin eşgüdümünü kolaylaştırmaktadır. Seattle, Prag, Cenova gibi deneyimler bunun kanıtı olmuştur. Alabildiğine açık bir perspektifimiz var bunun hayat tarafından doğrulandığını gördüğümüzde, Ümit Burnu�ndan Alaska�ya kadar yeni yoldaşlarımız olacağından ve düşümüzü gerçek kılacağımızdan kuşkumuz yok.

TRANSFORMASYON NOTLARI 1

Giriş

150 yıl, ezilenlerin özgürlük savaşımının iki ayrı kanaldan akmasına sahne oldu. Bu akışın, içinde bulunduğumuz son yirmi yılı boyunca sosyal mücadeleler çok boyutlu bir kriz içine girdi. Gelinen nokta itibariyle bu krizin yapısallığı ve kimseyi dışında bırakmadığı bütün aklıselimlerin kabullendiği bir gerçek. Sözünü ettiğimiz iki kanaldan biri olan anarşizmin yaşadığı göreli genleşme hali de bu kriz gerçeğini ortadan kaldıracak çapta değil. Marksizm cephesinden bakıldığında ise iyimser olmak için sertifikalı salak olmak gerekiyor.

Burada krizin boyutlarını deşmek gibi çetrefil bir işe girişecek değiliz. Bu açıdan yeterince bakıldı, yeteri kadar ve hatta orta çapta bir insan beynini sulandırmaya yetecek kadar kafa karışıklığı yaratıldı. Çözüm platformunun ögeleri arasında gördüğümüz bir konuyu ele alacağız.

Bugün ihtiyaç duyulan teorik çerçevenin oluşturulabilmesi için ya da krizin kaynağına inebilmek için sergilenen çabalara şöyle bir bakıldığında, en cesur sorgulamaların bile işin kökündeki sorunlardan uzak durduğunu göreceğiz

Tarihe baktığımızda, politik kriz dönemlerini teorik atılımların izlediği ve böylece bir akışkanlık yakalandığını görürüz. Bu sefer politik krizle teorik krizin üstüste bindiğini ve bunlar arasında yaşanan gerilimin, krizin şiddetini ikiye katladığını görüyoruz. Daha enteresan olanı, çözümü görebilmek için öne çıkan iki alanı da sarıp sarmalayan bir yetkisizlik durumudur. Politik alanda konumlanmış teorisyenler, mevcut politik ortamın darlığı ve polemiğe dayalı üslubuyla sakatlanmıştır. Akademiyi de içine alan bir kuşatmanın varlığını gözardı etsek dahi, açılımın gereksindiği sağduyunun soğuk kürsülerde yitirilmiş olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla tümüyle dezavantajlarla kuşatılmış olsa da bu ikisinin dışında bir çözüm biçiminin doğmasını yadırgamamak gerekir. Bu çözüm de kendini politikleştirebilir.

Bu anlamda içine gireceğimiz tartışmaların sonuçları, aynı zamanda birer iddia metnidir. Teorik planda haritanın büyük bölümünü oluşturduğu için marksizm içi olduğumuz ve marksizmin anarşist bir eleştirisine giriştiğimiz için ondan koptuğumuz ve artık ayan beyan anarşist olduğumuz yorumları yapılabilir. Biz bunların aşılmakla yüzyüze kavramlar olduğundan hareketle onlara sığınmamaya ve yeni bir kimlik oluşturmaya özen göstereceğiz. 150 yılı sahiplenmeden yürüyebileceğini sanan bedavacılardan değiliz. İçerme ve aşma anlamında bir sahipleniş göstereceğiz.

YOLA ÇIKARKEN

Diğer yazılarda bizi var eden nesnel süreçlerin serimini sunmaya çalıştık. Elbette, bu nesnelliğin genel hatlarını taşımakla birlikte, bizlerin öznel süreçleri de gelinen noktanın etkin faktörlerinden biri. 90�ların politik ikliminde büyüyen genç kadroların yaşama müdahalesiyle karşı karşıyasınız, bilinmesi gereken ilk nokta bu. Biliyoruz ki hayat bir süredir bizim müdahil olmamıza kilitlenmişti ve gecikerek de olsa yükümüzü sırtlıyoruz. Avantajlarımızı ve dezavantajlarımızı (ve ikincisinin apaçık hakimiyetini) az-çok görebiliyoruz. En azından, 90�ların o allak bullak atmosferinde boy veren çarpıklıklara tanık olduğumuz için neleri yapmamamız gerektiğinin farkındayız.

Bu tanıklığın yanısıra, gerçek anlamda sokaktayız. Sokağın nabzını tutabilmenin ötesinde bir şeyden sözediyoruz. Solun korunaklı manastırlarından bakmakla, çıplak bireyler olarak ona içinden bakmanın farkını biliyoruz. Bir çok anlamda o manastırlardaki insanlardan daha kirliyiz ama kendimizi temizleyeceğimiz suya onlardan daha yakınız.

Marks�ın 18 Brumaire�deki o müthiş betimlemesiyle anlaşılabilecek bir �yeni� olma durumu taşıyoruz. Postmodern saplantıları tatmin eden, nitelik belirtici olarak öne sürülen ve sloganlaştırılmış bir �yeni� olma durumu değil bizimki. Öyle olmaya da hiç niyetimiz yok. Gerek ortaya koyduğumuz teorik çerçeveyle, gerek kurmak istediğimiz kültürel formasyonla, gerekse de pratiğe yaklaşımımızla keskin orjinaliteler taşıdığımız zaten ortada. Ama eğer bir sıçramaysa bile bu çizginin tasarlanması ve tahayyül edilebilmesinde geçmiş deneyim ve tecrübelere çok şey borçluyuz. Geleneksel çizgiden kopuş, onun bize kattıklarını inkar etmek değildir. Ha keza; hayat bizi onaylamadıkça, yeni oluşumuzun ve orjinalitemizin pek bir kıymet-i harbiyesi olmayacaktır.

Fakat diğer yandan, geleneksel yapılardaki �yenilenme� sloganının maddi dinamiklerinden yoksun olduğu kanaatindeyiz. Eskinin kabukları içinde, reformlarla bu dönemin öznesi olunamaz. Önce geçmişe dönük referanslarınızı askıya almak zorundasınız. Kendinizi, bugünle baş başa kalmadan var edemezseniz, geleceği kazanamazsınız. Hayat sizin reformlarınızı beklemez ve siz geçmişin tortusu darkafalılara bir şey anlatmaya çalışırken, tren yeni bir makinistle, yeni yolcularla kalkar.

Biz kendimizi sıfırladıktan sonra yola çıkıyoruz. Çünkü �ayaklanmalar yüzyılının� dilini çözmek için o yüzyıla ait olmalıyız. Ve bir hedef, bir iddia olarak kenetlendiğimiz nokta, 21. Yüzyılın özgürlük savaşlarında kalıcı bir tarz yaratmak. Bunu başaracağız. Umudumuz, ezilenler için en ön açıcı tarzı yakalayabilmek. Özgürlük Savaşçıları bir tarz, bir modeldir.

Yola çıkmadan evvel, içinde yer alabileceğimiz farklı bir yapı olup olmadığına da baktık. Yakından tanıdığımız geleneksel sol zaten seçenek dahili değildi. Gözlemlediğimiz genç oluşumlar (teorik olarak şaşırtıcı derecede renkli olmalarına karşın) daha çok birer tekke havasında, nasıl derler, adam olacak çocuk bokundan bellidir sözünü doğruluyorlardı. Çoğunun başında Papaz Rasputin�i andıran ihtiyar bir şeyh bulunuyordu ve büyüdüklerinde geleneksel solun peygamberlerini ve despotizmini aratacaklarını anlamak zor değildi. Büyüyemeyecekler, çünkü anlaşılan bir diğer şey de o şeyhlerin, ortalığın karışmasına ve bu geçim kapısının kapanmasına pek niyetli görünmediği. Anarşist, marksist, melez, hepsinde tablo aynı.

Nihayetinde, �bu işi bizden daha iyi yapacak birilerinin çıkacağı� beklentimizi bir tarafa bırakıp, tüm acemiliğimizle ve biraz da geciktiğimiz için mahcup olarak yola çıktık.

Acemiliğimize rağmen ukalalığı elden bırakmayacağız. Vaziyeti idare edebilenleri çileden çıkartsa da vazgeçmeyeceğiz boyumuzu aşan iddialara kenetlenmekten.

NEDEN... NEDEN... NEDEN?

Rahatsızız, huzursuzuz. Memnun değiliz gidişattan. Yapabileceğimiz ilk iş buydu ve bir başlangıç için adım atmak sorumluluğunu omuzlarımızda hissettik.

Farkındasınızdır; gündelik hayatın çok güçlü bir akıntısı var ve bu akıntıyla boğuşmak zorundayız. Suyun dışına çıkamayız ve kendimizi koyveremeyiz.

Sağlam bir dal oluşturabilmeliyiz akıntıya kapılmamak için. Sımsıkı tutunacağımız sağlam bir dal.

Sol, gündelik hayatla arasındaki mesafeyi kabullenmiş, sindirmiş bulunuyor. Onlar, bir şekilde durumu idare ediyorlar ve üstelik taşıdıkları kimlik onlara ahlaki bir motivasyon sağlıyor. �Her şeye rağmen� mücadele içindeler ve bunun ahlaki doyumu onlara yetiyor.

Biz durumu herhangi bir şekilde idare edemeyenleriz ve tümüyle huzursuzuz kendimizden. Hiçbir kimlik kartı taşımıyoruz ve onların yaşadığı ahlaki doyumun kof olduğuna inanıyoruz.

Geleneksel solun sırtladığı iddialara iyiden iyiye uzaklaştığına, yeni bir çıkış yolunun zorlanması gerektiğine inananların biraraya gelebileceği zeminlerin oluşturulmasını elzem görüyoruz. Yeni bir çıkış yolu, çok boyutlu tartışmalardan geçiyor. Deformasyonun önüne geçebilmek için transformasyon kaçınılmaz. Dünyayı yeniden yorumlamak ve değiştirmek için gösterilecek çabaların yegane öznesi olacağımızı/olduğumuzu iddia etmiyoruz. Bu süreç geçmiştekine nazaran daha fazla kollektif olmak zorunda. 18. Yy�da Marks, Bakunin gibi dehaların omuzladığı ve o gün için altından kalkabildiği dünyayı yorumlama eylemi bugün hem kollektif, hem de akademi derecesinde branşlaşma içeren bir işbölümüyle gerçekleştirilmek zorunda. Biz kendimizi bu sürecin neresinde görüyoruz sorusuna verilebilecek tek cevap var. Elbetteki içindeyiz. Henüz çok başlarında... Ama en azından doğru sorulara sahibiz. Bu soruların yanıtları olgunlaşmış ve sistematik teşkil eder hale gelmemiş olsa da, cenin halinde olsa da varlar. Fakat bizim kimliğimizi kurmak istediğimiz yer burası değil. Bu süreci, yani düşünsel gelişim sürecini önemsiyoruz. Onun gelişiminin her aşamasında emeğimizi esirgemeyeceğiz. Düşünmek de eylemdir. Yani teoriyi küçümseyen postmodern salgını kendimize bulaştırmak istemiyoruz. Ama biliyoruz ki böylesi bir dönemde dört başı mahmur teorik yapılarıyla ortalıkta gezinenlerin ki de teoriyi ve hayatı küçümsemenin değişik bir biçimi. Biz bugün için hareket kavramını öne çıkarmayı doğru buluyoruz. Temel olarak sistemle cepheden çarpışmamıza engel kafa karışıklıkları yaşamıyoruz. Yıkmak için hazırız. Yeni bir şey yapacak olduğumuzda ihtiyaç duyacağımız teorik çerçevenin boşluklarını, hareketin içinde doldurmayı, yeniden kurmayı daha doğru buluyoruz.

Dünyayı yeniden yorumlamak ve değiştirmek... Sorularımızın yanıtlarına ulaşmakta ısrarcıyız. Geçmişin tozu altında kalmış alt politik kimlikler olarak gördüğümüz marksizm ve anarşizmin devrimci sosyalist sentezine ihtiyaç var. Biz hem marksizmin, hem de komünist anarşizmin öğrencileriyiz.

Yeterince açık...

TARİHİN KRİZİYLE FELÇ OLMUŞ İNSANLIK

18.yy sonrasında insan hayalgücü, belki de tüm tarih boyunca başardığından daha fazla yaklaştı özgürlük kavramına. Elbette burada sözünü ettiğimiz, kavramın kendi tarihi içinde aldığı seyirdir. Sözcüğün anatomisine bakıldığında, değişik tarihsel süreçlerde, değişik ağızlarda değişik anlamlar kazandığı görülecek. Referans olarak burjuva devrimleri anılsa da biliyoruz ki tarihin gördüğü bütün egemenlik ilişkileri yeni bir anlam kattılar ona. Ve biz de bu sözcüğü ancak nesnel koşullarımız elverdiği ölçüde soyutlayabiliyoruz. Bizim soyutlamamızda özgürlüğün doruk noktası, ancak komünar bir toplum tahayyülü içinde yer bulabilir. Kavrama daha merkezi bir anlam biçmemizin nedeni, onu edilgen değil nesnel koşullarla ilişkisi içinde etken bir kavram olarak görmemizdir. Bizim için özgürlük �zorunlulukların bilincine varmak� gibi edilgen bir anlam taşımaz. Koşullar ve bu durumda zorunluluklarla aktif bir ilişki geliştirmektir. Eğer insan, verili koşullarıyla değiştirici/dönüştürücü bir ilişki içinde değilse bunu özgürlük olarak tanımlayamayız.

İdealist felsefenin en alımlı, en sinsi, en zekice tasarlanmış ve en son tanrısı olan �mutlak tin�, Marks�ta zorunluluklar ve yasaların insanüstü gücü şeklinde gölgesini bırakır. Yasaların kafesine kapatılmış insanın yarım yamalak özgürlüğüdür sözü edilen. Oysa ki özgürlük eylemdir. Onu kazanmaktan çok, onun için dövüşmektir. Özgürlük için dövüşmek, onun en dolaysız yolu olduğu gibi, en nesnel ve en güzel biçimidir.

Aynı zamanda toplumsal bir süreç olarak özgürlüğü el üstünde tutmamızın nedeni, onun maddi koşullara olan bağımlılığının yanısıra, o maddi koşullara egemen olma gücüdür. Daha insani bir süreç olarak maddi koşullardaki sıçramaları koruyacak ve geliştirecek olandır. İnsanın kendi yarattığı nesnelere yabancılaşarak onların boyunduruğu altına girmesine karşı verilecek savaşı yalnızca özgürlük sözcüğü tanımlayabilir. SSCB deneyiminin gösterdiği odur ki üretim araçlarını kamulaştırırken bireylerin ve toplumun özgürlüğünü boyunduruk altına alırsanız, o toplum, kamusal mülkiyetin sunduğu olanakları da elinin tersiyle iter.

18. Yy ile birlikte ivmelenen toplumsal savaşımların, son 10-20 yılda yerini bıraktığı dinginlik, toplumsal sınıfların ve onların siyasal güçlerinin bugüne kadar sahip oldukları teorik/pratik çerçevenin dağılmasına bırakıyor yerini. İşçi sınıfı ve diğer ezilenlerin siyasal gövdesi olarak boyveren yapılar, 21. yy�a girildiğinde ya dağılmış ya toplumsal niteliklerini yitirerek daralmış ya da sistem içine doğru evrim geçirerek arenanın dışına çıkmış görünüyor. Politik ortamın kapitalistlerin kendi iç çelişkilerini ortadan kaldırma arzusuna uygun hale gelmesiyle, acımasız bir savaşa ve bu savaşın en sert silahlarla gerçekleştirilmesini sağlayan neo-liberalizmin terörüne tanık oluyoruz. Kıran kırana süren bu savaşı besleyen diğer etkenler arasında yeni teknolojik süreci ve finans piyasalarının dünyayı bir örümcek ağı gibi sarmasını ilk elden saymalıyız. Savaşın sonucu ortada; bütün insanlığın ürettiği zenginlik, bu zenginliğin doğal kaynaklarıyla birlikte birkaç hanedanın elinde sermaye biçiminde merkezileşiyor. Bu hanedanların dünya üzerinde kayıtsız şartsız hakimiyeti için devletler, sivil toplum örgütleri, şirketler ve uluslar arası kurumlardan oluşan bir çete durmaksızın çalışıyor. Küresel imparatorluk, bir yandan uzayın fethi için kolları sıvarken, diğer yandan da 1 milyar kişilik açlar ordusunu büyütüyor. Basitçe telaffuz ettiğimiz bu rakamın iki katı insan da sistem ekonomistlerinin belirlediği yoksulluk sınırının altında yaşamını sürdürmek için çırpınıyor. Yine iki milyar insan temiz ve kullanılabilir su kaynaklarından mahrum haldeyken, dünyanın dört bir yanındaki temiz su kaynaklarına IMF ve Dünya Bankası tarafından, eyaletlerin borçlarına karşılık el konuluyor. Besbelli bir strateji etrafında yürütülen bu sinsi projenin bir benzeri de verimli topraklar için sürdürülüyor. Bazen, küresel tefecilere gerek kalmadan direkt olarak özelleştirmeler yoluyla şirketler, yaşamın temel gereksinimleri olan bu gibi doğal kaynakları kapatıyor. Hanedanlarla ilişkisinde belki de ABD�den daha kilit bir rol taşıyan İsrail, Filistinli çocuklara karşı yürüttüğü savaşın dışında mikrobiyoloji tekeli olarak da tüm insanlığa kafa tutmaya hazırlanıyor. Dünyanın bir çok ülkesi, tarımsal üretimini sürdürebilmek için İsrail�in meyvesi tohum vermeyen tohumlarına bağımlı kalmış durumda. Dünyanın dört bir yanındaki enerji kaynakları ve geçiş güzergahları, BM tarafından hukuk-üstü ilan edilen ABD askerlerince kontrol ediliyor. Alternatif ve doğaya uyumlu enerji modellerinin geliştirilmesi, geleneksel enerji tekellerinin kumpas ve oyunlarıyla engelleniyor. Yeni teknoloji sektörleri metropollerde konumlandırılırken, emek-yoğun, çevre düşmanı ve verimsiz sektörler eyaletlere kaydırılıyor. Medya, milyarlarca insanı aynı strateji etrafında, kobay fareleri gibi geri-evrime zorluyor. Bütün değerleri kendine endeksleyen meta ilişkileriyle insanlık, banknot totemlere tapınan vahşi bir sürü halini alıyor.

Afrika kıtasına iyi bakın! Orada gördüğünüz, dünyanın kapitalizm tarafından gelecekte nasıl bir yer haline geleceğinin minyatürüdür. Sömürgeci Cecil Rhodez�lerin Afrika kıtasına yaptığını, imparatorluğun efendileri bütün kıtalara yapmak istiyor. Damarları pörsüyene dek Kara Kıta�nın kanını emen vampirler, talanla yetinmediler. Shell�in başını çektiği petrol tekellerinin Nijerya petrolleri için organize ettiği iç savaşta 1 milyon insan öldü. Bugün Amerikan paranoyasının 1 numarası biyolojik savaş, yıllar önce Afrikalılara karşı başlatıldı. Haysiyetsiz Malthus piçlerinin uyguladığı �nüfus programı�nın bir parçası olarak laboratuvarlardan Afrika bozkırlarına taşınan Ebola ve AIDS, milyonlarca insanın canını aldı. Bu insanlar, efendiler için, �üretmediği, işe yaramadığı� gibi gerekçelerle yaşamasına gerek olmadığına karar verilen, ölümleriyle tüketimin azalmasının sağlanacağı bir kitleydi.

Bizler, hepimiz (entelektüel camia da dahil) yalanla öylesine içli-dışlı yaşıyoruz ki bu tablo ilk bakışta bir komplo teorisinin parçası gibi görünüyor gözümüze. Gündelik etkinliğini aştığımız ve menzilinden çıktığımız manipülasyon aygıtları, gerçeğin acımasız yüzüyle karşı karşıya kaldığımızda serotonin salgılayarak kayıtsızlaşmamızı sağlayan bir mantık aşısından geçiriyor hepimizi. Oysaki bireysel konumlarımızın hiçbir şekilde açıklamaya yetmediği, bütün kaçış gerekçelerini geçersiz kılan bir sonucu var bunun; yalanın bir parçası haline geliyoruz. Gizli bir inkar taşıyoruz içimizde; �hayır, dünya bu kadar boktan, bu kadar iğrenç bir yer olamaz!� Kafamızı çevirip oyundan payımıza düşen oyuncaklarla ilgileniyoruz. Aptallık arttıkça oyuncaklar basitleşiyor; televole, futbol, seks... En zekice ve en iğrenç olanı muhaliflik oyunu. Muhalif olmayı bir geçim kapısı haline getirenler dışında, oyalananlar ve aynı zamanda oyalayanlar var. Onların isimlerine bakarak ne olduklarını anlayamazsınız. Ezilenler adına �burjuvazinin ahırına� girmeye çalışıp burjuva siyasetini ve parlamentosunu meşrulaştıranlar, işçi sınıfı adına sendikacılık oynayıp sermayeyi meşrulaştıranlar, demokrasi ve insan hakları oyunuyla sistemi meşrulaştıranlar... Sistemi cepheden karşısına almadığı sürece bütün bu alanlar, ona meşruiyet pompalamaktan başka işe yaramıyor. Biz oyun oynamak istemiyoruz. Bu iğrençlikler dünyasına katlanacak kadar onursuz değiliz. Bizleri bu dünyada tutan tek şey, onu yıkma arzusunun, isyanın başdöndürücü güzelliği.

Bilim-kurgu filmlerini andıran bu manzarada özgürlük sözcüğü nasıl bir anlam taşıyabilir? Ezilenler adına öne sürülen iktidar stratejilerinin hep unuttuğu bir gerçektir ki (ya da onlar da burjuva politikacıları gibi vaadedilmiş günlere gölge düşsün istememiştirler) özgürlük, bu dünyaya karşı bayrak açmanın, direnmenin ta kendisidir. Gelecekten önce, şimdiki zamanın kazanılması gerekir. Madem ki sistemin üzerimizde gündelikleşmiş bir şiddet mekanizması çalışmaktadır, öyleyse bunları kırmak da günceleşmeli ve özgürlük, bu kırma / yıkma eyleminin kendisinde aranmalıdır. Elbetteki geleceğe dönük, daha uzun soluklu tasarımlarımız da olacaktır. Ama özgürlük eylemdir. Hayatın her alanına yayılmış bir eylemdir. Bu eylemsellik, devrimin ta kendisidir. Sistemle merkezi ölçekte kurulmuş bir çatışmaya dayanan tarzıyla, komünar kültür alanları yaratma uğraşıyla bu, politik değil anti-politik bir tasarıdır. Yukarısında durulan kitleleri manipüle etme, onları yedekleme gibi bir fonksiyon taşımaz.

Bizim için, �halk� denilen şey ne aptal, ne de cahil bir �sürü�dür. Herkes, işlerin nasıl yürüdüğünü az-çok bilmektedir. Eksik olan, bilgi ya da zeka değil, ahlak ya da onurdur. �Halk�, işine geldiği yerde durur. Çünkü her zaman �daha beter olma olasılığı� vardır. İşçinin işsiz kalması o olasılıktır. İşsizin devrimcilere katılıp cezaevine düşmesi o olasılıktır. Yani bazı şeyler çok basittir ama biz onu karmaşıklaştırırız. Halk, (en azından bugün itibariyle) bizi pek ilgilendirmiyor. Sonuç olarak biz de onlar gibi �sıradan� vatandaşlarız. Ne onlara bir şey öğretmeyi ne de onları yönetmeyi hedefliyoruz. Biz, her şeyden önce onurumuz için bu savaşın içindeyiz. İsrail tankları her gün Filistinli çocukları kurşuna diziyorsa bu bizim sorunumuzdur. İşsiz babalar cinnet geçirip çocuklarını boğazlıyorsa, bu bizim sorunumuzdur. Biz böyle bir dünyada insan kalabilmek istiyoruz. Küfrederek ya da slogan atarak rahatlayabilenlerden değiliz. İnsan kalabilmenin dövüşmekten geçtiğini biliyoruz.

Mali oligarşi, tekel ve sömürgecilik kavramlarına dayanan emperyalizmin yüzyılı sona erdi. Artık uluslarüstü tekellerin hakim olduğu küresel imparatorluk çağında yaşıyoruz. Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen hanedanlar, sistemin çarklarının işleyişini belirliyor ve gücü ellerinde yoğunlaştırıyor. Yani kapitalizm, ulus-devletler üzerine şekillenmiş dağınık güçlerin oluşturduğu bir yapı değil artık. Emperyalistler arası entegrasyon, yeni teknolojik devrim ve sermayenin merkezileşme/yoğunlaşma süreçlerinden ivme alan mali oligarşi, �reel sosyalizmin çözülüşüyle� birlikte daha yetkin bir yönetsel model olan küresel imparatorluğun temellerini atmakla meşgul. Özünde ve mazisinde mali oligarşinin ham halini taşıyan hanedanlar, küresel imparatorluğun nüvesi olan kurumları, ilişkileri ve ideolojiyi toplumsal hayatın ortasına salmış durumda. Enteresan ve irdelenmeye değer bir olgu olarak önce küresel imparatorluğun ideolojisiyle tanıştık. Esas olarak kendisine postmodernizmin felsefi zeminini seçen bu ideolojinin ilk sloganı piyasaların liberalleşmesi ve entegrasyonu oldu. Siyasal karşılığında ulus-devletlerin sonunun geldiği yazılı olan bu sloganın kurumsal nüveleri de Dünya Ticaret Örgütü ve reorganizasyon sonrası IMF, Dünya Bankası, nisbeten Birleşmiş Milletler ve G-8/G-20 oluşumları, Şimdilik bir yasal çerçeve olan MAI/MIGA ve müzakere sürecinde bulunan uluslarüstü anayasa oldu. Bir yandan bu gibi uluslarüstü kurumlar oluşturulurken, diğer yandan da AB, FTTA, APEC gibi kıtasal ekonomik siyasi kurumlar oluşturuldu. Bu kurumların boş bıraktığı alanlarda ABD eliyle küresel imparatorluğun tesisine gidildi. Hanedanlar daha direkt olarak Davos, Bilderberg gibi zirvelerde ortaya çıktılar ve küresel stratejilerini bu gibi kurumlar vasıtasıyla deklare ettiler. Komplo teorilerine kulak verecek olursak 2009 yılında Yeni Dünya Devleti�ni ilan edecekler. Biz komplo teorilerine itibar etmeyelim ve daha somut süreçlere projektör tutarak sürecin yönünü anlamaya çalışalım. Fakat bu durumda da göreceğiz ki tarih üzerine farklı görüşler atsak da sürecin bu yönde seyrettiğini teslim edeceğiz.

Dünya işte böyle bir yer� (Post)modern filozofların çoğu, böyle bir dünyada direnişin ya mümkün olmadığını, ya da sanat gibi sınırlı alanlarda mümkün olduğunu dillendirir. Çünkü (mesela Foucault�ya göre) erk her yerde olduğundan, direniş de yeni bir erk alanı yaratmak zorundadır varolmak için. Bunun anlamı, direnişin karşıtına dönüşmek zorunda olduğudur. Bu filozofları eleştirmek, anti-otoriter bir sokak direnişi üretebilmek demektir. Arjantin�de kriz sonrası kurulan barikatlar ve komünler bu eleştirinin güzel bir örneği sayılabilir.

Küçük Amerika'da Neler Oluyor?

Barikat dergisi 4. sayı (ocak-şubat 2000)

Türkiye'de gündemi takip etmeye kalkmak, şöyle kuvvetli bir başdönmesini ve mide bulantısını göze almayı gerektiriyor. Sistemin temel ideolojik aygıtları arasına giren medya, halkın neyin düşüneceği ve neyi tartışacağını günlük gündemlerle öylesine belirliyor ki, bu kalabalık içinde neyi önemli, neyin önemsiz olduğunu, hangi konunun şişirildiğini, hangi konunun hasıraltı edilerek geçiştirilmeye çalışıldığını ayırdedebilmek, akıntıya kapılmamak için gerçekten de güçlü bir ışık kaynağından yani güçlü bir ideolojiden beslenen gözlere sahip olmak gerekiyor.
Son süreçte bir çok önemli gelişmenin dar bir zaman aralığında birbirini kovaladığını gördük. Bu önemli gelişmelerin, İstanbul AGİT zirvesiyle başladığını söyleyebiliriz. Onu, G-20'nin oluşmasına paralel olarak değerlendireceğimiz yeni ekonomik program ve Türkiye'nin AB adaylığı konuları izledi.
Büyük bir ulusal onursuzluk kampanyasının yarattığı atmosfer içinde Türkiye'yi ABD bayrağının son yıldızı ilan etmek, yani bunu resmileştirmek mümkün görünüyordu. Sömürge insanındaki kompleks ve yabancılaşmanın nerelere dek vardığını görme fırsatımız oldu. Emperyalizme karşı çıkmanın yobazlık sayıldığı AGİT/Clinton günlerinde görüldü ki, bütün politik reflekslerle birlikte, halkın anti-emperyalist ruhu da (sağdan "gavur" soldan "yankee" antipatisi) çok açık biçimde çözüntüye uğramıştı.
Bu dikkatle ele almamız gereken bir durum. Varsayımlarla, yirmi yıllık verilerle halkın politik reflekslerini yanıtlamaya çalışmaktansa, bu gibi somut durumları çözümleyerek yanıt bulmaya çalışalım. Önümüzdeki soru çok açık; halka malolmuş anti-emperyalist ruhun böylesine aşınmasının sebebi, küreşelleşme, sınırların anlamını yitirmesi vs. midir? Ulusal duyguların, ulusal devletle birlikte "eskimesinden" midir bu aşınma? Yoksa halkın anti-emperyalist ruhundaki aşınma, sınıf hareketinin öne çıkmasından, bu burjuva sloganların sahibine iade edilmesinden mi kaynaklıdır? Hayır, bu yaklaşım da yukarıdakini tamamlamamaktadır. Sınıf bilinci, sınıf kültürü geliştiği için değil, emperyalizmin bilinçleri de sömürgeleştirmesinden kaynaklı bir aşınmadır yaşanan.
Ancak, salt bu duruma bakarak anti-emperyalist mücadelenin ömrünü doldurduğunu sananlar fena halde yanılıyorlar. Bugün nesnellikten koparılarak çarpıklaştırılmış, üzerinde oynanmış bir ruh hali ve onun ürünü olan davranışlar sözkonusudur. Önümüzdeki dönemde kendiliğindencilik ve devrimci iradenin yolları tümüyle ayrışacak ve manipülasyonun etkileri, bizler açısından en çok bu noktada anlam kazanacaktır. Kendiliğindencilik, ham hayalleriyle birlikte egemenlerin gündemi peşinde sürüklenecek ve boğulacak, devrim ise, kendi gündemini yaratabildiği ve kitlelere taşıyabildiği, manipülasyon çemberini kırarak kitlelere maledebildiği ölçüde ayağa dikilecek ve taarruza geçecektir.

AGİT zirvesi
Tahmin edileceği gibi, Clinton'ın bu gürültülü ziyareti hiç de hayra alamet değildir. sebeb-ziyareti, 18-19 Kasım tarihlerinde, 53 üye ve 6 katılımcı devletin bir araya geleceği Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın İstanbul Zirvesi'dir. AGİT'in İstanbul'da toplanması, belirttiğimiz gibi, oligarşi için "gurur" kaynağı olmuş, 1999'un 6. Filo'su, karşısında sadece birkaç küçük kitle eylemi görebilmiştir. Oligarşi, daha çok bu yönüyle ilgilenmiş ve halka da bu yönünü yansıtmaya özen götermiştir. Fakat AGİT'in ne olduğu, İstanbul Zirvesi'nde ne kararlar alındığı pek bilinmemektedir.
AGİT'in önceli olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, 1 Ağutos 1975'te, Helsinki'de kuruldu. AGİK'in genel çerçevesini belirleyen Helinki Nihai Senedi imzalandı. AGİK'in kuruluş süreci, emperyalistlerarası entegrasyonun çatırdamaya başlamasından sonra olmuştu. Bilindiği gibi, ABD'nin mali ve ekonomik hegemonyası, daha 1971-73'lerde kırılmaya başlamıştı. Başını F.Almanya'nın çektiği Avrupa emperyalistlerinin ABD hegemonyasına karşı zorladığı kapılardan biri olan AGİK ile asıl hedeflenen, Sovyetler Birliği ile ilişkilerde bir statüko oluşturmaktı. Statüko, Sovyetler Birliği ile karşılıklı saldırmazlık ve Avrupa'nın doğu sınırlarının sağlama alınmasıydı. Sovyetler Birliği, "Barış İçinde Birarada Yaşama" politikasıyla bu konuda zaten daha öncede bir yönelim belirlemişti.
1990'lara girilirken, bu statüko da Sovyetler Birliği ile birlikte çözüldü. Böylece birçok emperyalist kurum gibi AGİK'de yeniden tanımlanma ve yeni döneme uygun işlevlikler kazanma zorunluluğuyla karşı karşıya geldi. 1990'da imzalanan Paris Şartı ile bu zorunluluğa yanıt verilmeye çalışıldı. 1994 Budapeşte Zirvesi'nde ise AGİK-AGİT halini alarak, etkin ve sürekli bir kuruma dönüştürüldü. AGİK'in yeni döneme uygun ilk işlevi, eski Sovyet topraklarına yapılan yağma seferinde yeralmak olmuştu.İstanbul Zirvesi'nde alınan kararlara gelecek olursak... AGİT İstanbul Zirvesi'nde 27 maddelik bir şart kabul edildi. Bu çerçevede bazı önemli kararlara bakmak gerekirse;
AGİT'in polisiye faaliyetleri, "barışı koruma ve yardım operasyonları" konusunda yeteneklerini geliştirmesi ve bu gibi çalışmaları yönetcek bir "Operasyon Merkezi"nin kurulması karar altına alındı. Bu gibi operasyonlar, günümüze değin ABD inisiyatifiyle gerçekleştirilir, Avrupa ülkeleri de ABD'nin peşine takılırdı. Çünkü ABD'nin askeri politik hegemonyası, entegrasyonun yapıştırıcı rolünü oynuyordu. Ekonomik planda ne kadar öne fırlarsa fırlasın, Avrupa Emperyalistleri, dünya genelindeki askeri ve politik operasyonlarda ABD'nin kuyruğuna takılmak, onun inisiyatifini tanımak zorundaydı. Bu avantaj ile ABD, Avrupalı emperyalistleri peşine takabileceği durumlarda (örneğin Körfez Savaşı ya da Somali Operasyonu'nda) BM Güvenlik Konseyi şemsiyesini tercih ederken, hassasiyet derecesi yüksek durumlarda (Kosova gibi) BM güvenlik Konseyi'ni yani mevcut uluslarası hukuk statükolarını çiğnemekte, direkt olarak NATO'yu devreye sokmaktaydı. NATO'nun devreye girmesi, sadece BDT ve Çin'in değil, aynı zamanda Avrupa emperyalistlerinin hiçe sayılması demek oluyordu ki bu durum, özellikle Kosova örneği, AB emperyalizminin askeri müdahale ve denetim kurumlarına (sözü geçen "barış ve yardım operasyonları" gibi) yönelimini hızlandırdı. Sonuç olarak AGİT İstanbul Şartı'nın bu birinci maddesi, AB emperyalizminin, ABD hegemonyasını kırma yönelimlerinin bir ifadesi oldu. NATO'nun 50. yıl zirvesinden aldığı kararla hareket sahası Avrupa'yla sınırlı tutmayarak tüm dünyaya yaymasının akabinde, AGİT, Avrupa güvenliği ile birinci derecede ilgili kurum rolüne soyunmaktadır. Bu rolün NATO'dan AGSK'ya geçiş sürecinde bir tampon durumundadır.
- Nitekim AGİT, bu bölgenin kriz yönetim örgütüdür. İstanbul Şartı'nın ikinci maddesi de kriz yönetiminde benimsenen çapı ortaya koyar; "Devletlerin iç çatışmaları, devletlerarası güvenliği de tehdit ediyor." Yani AGİT, bölgede Düşük Yoğunluklu Çatışma'nın stratejik kurmaylığına soyunuyor. Bu işlev, yakın zamanda gerçekleşen, devrimci içerikten yoksun ve daha çok emperyalistler arasındaki çatışmanın küçük gösterileri olan Kosova ve Bosna gibi örnekler üzerine oturtulmaktadır. Fakat asli hedef dördüncü madde de belirtiliyor; "Terörizm, nedenleri ne olursa olsun, hiçbir biçimde ve görünüşte kabul edilemez. Ülkelerimizdeki terörizmin her türden hazırlığını ve finanse edilmesini engellemek için çabalarımızı arttıracağız ve teröristlere güvenli sığınaklar sağlamayacağız. Küçük çaplı ve hafif silahların aşırı ve dengesiz varlığı ve denetlenmemesi barış ve güvenliğe karşı bir tehdit oluşturmaktadır. Savunmalarımızı bu yeni risklere ve tehditlere karşı güçlendireceğiz..." AGİT'in terörizmden ne anladığı ortadadır; başta halk kurtuluş savaşları olmak üzere bütün anti-emperyalist militan hareketler. Bu yüzden, kitle imha silahları artık çığrından çıktığı halde onları görmezden gelmekte, gözünü küçük çaplı ve hafif silahlara dikmektedir.
AGİT, yalnızca Avrupa bölgesinin değil, "özellikle" Akdeniz havzası ve Orta Asya'da "üye devletlerin yakınındaki alanların'da güvenliğini sağlama iddiasındadır. Yani çok geniş bir bölge de DYÇ'nin stratejik kurmaylığını icra edecektir. Clinton'ın Türkiye'yi 21. yüzyıl politikasının başaktörlerinden biri ilan etmesini de bu çerçevede ele alırsak masalları bir tarafa bırakıp gerçeklere baktığımızda gördüğümüz şey, bir yeni-sömürge Türkiye'den başkası değildir. Toplumsal hayatın her planında apaçık sırıtan bu gerçek, belirgin ve acımasızdır. Bir başka gerçek de yeni-sömürgecilik sisteminin tek bir kalıptan ibaret olmadığıdır. Emperyalist sistemin konjonktürel özellikleri ve her ülkenin özgün koşulları, yeni-sömürgeci sistemi biçimlendirir. Böylece ortaya yeni-sömürgeciliğin kategorileri ve ülke grupları çıkar. Türkiye'nin durumunu ifade eden gelişme, Clinton'ın masalları değil, G-20 oluşumu içinde yeralmasıdır. Biz de bu gelişmeye ve onun yansımalarına dikkat çekmeye çalışacağız.

G-20 ve 9 Aralık Kararları
DSP-MHP-ANAP Koalisyonunun halka saldırısının salt ekonomik ayağı üzerinde yoğunlaştığımızda, her şey anlaşılıyor.
IMF ile imzalanan "yakın izleme anlaşması" ardından, vergi sistemindeki değişiklik, sosyal güvenlik alanındaki düzenlemeler, Anayasa değişikliği ile uluslararası tahkimin imzalanması, yeni bankacılık yasası ve onun devamı olarak 5 bankanın batmaktan kurtarılması ile başlayan bu süreç, 9 Aralık'ta yeni para ve kur programının açıklanmasına vardı. Bütün bunlar olup biterken, Türkiye'nin içinde yeraldığı G-20'nin kuruluşu ilan edildi. G-20'de yeralan ülkelerin ortak özelliği, geniş bir iç pazara sahip olmaları ve diğer yeni-sömürgelere nazaran kapitalist ilişkilerin (tabi ki yeni-sömürge kapitalizmi) daha fazla yerleşik olmasıdır. Yeni süreçler oldukları için, henüz somut veriler olgunlaşmış olmasa da 9 Aralık Kararları'nın G-20'ye paralel oluştuğu düşüncesi hiç de tutarsız değildir.
Bilindiği kadarıyla G-20 oluşumu, krizin derinleşmesi durumlarında eşgüdümlü müdahaleler gerçekleştirebilmek için kuruldu. Kurulma kararı, G-7'nin Köln Zirvesi'nde, yani küresel mali deprasyonu atlatma çabalarının tam ortasında alındı. G-20 bileşiminde, G-7 ülkeleri, AB temsilcisi, IMF/Dünya Bankası temsilcisi dışında 11 ülkenin temsilcisi yeralacak. Bu ülkeler; Arjantin, Avusturalya, Brezilya, Çin, Hindistan, Meksika, Rusya, S. Arabistan, G.Afrika, G. Kore ve Türkiye. Bu 11 ülke, emperyalist üretim ilişkilerine en fazla entegre olan, yeni-sömürgeler arasında yeralıyor. Dünya ortalamasına göre yüksek nüfus yoğunluğuna sahip bu ülkeler, emperyalistler için hayati önem taşıyor. Sanayinin hızla aktığı bu ülkeler, dünya üretiminin can damarını oluşturuyor. Tüketim faktörü açısından bakıldığında da; emperyalist ülkelerle kıyaslanacak ölçüde olmasa da diğer yeni-sömürgelere nazaran yüksek bir tüketim kapasitesinin sözkonusu olduğu bu 11 ülkenin dünya mali sistemi içindeki konumlarıyla da ayrıca önem kazanıyorlar. Bu ülkelerin, krizi, anagündem maddesi kabul eden bir oluşumda biraraya gelmesi, rollerini daha fazla açığa vuruyor. Hatırlanacağı gibi, 1997'de derinleşen depresyon dalgasının en şiddetli sonuçları bu ülkelerde gözlendi. Bu depresyon odaklarının, emperyalist metropolleri tehdit eder düzeyde mali denge ve istikrardan yoksun olmasına karşın ele anılan G-20 eşgüdümü, daha çok mali planda işlev kazanacak. Eğer mümkünse, depresyonu denetlemeye ve sonuçlarını asgariye indirmeye yönelik önlemler alacak. Tabii eğer mümkünse.
9 Aralık kararları'nın bu çerçevede işlevi ne olacaktır? Bu sorunun yanıtını verebilmek için 24 Ocak 1980'e kadar uzanmamız gerekecek. 1980 24 Ocak'ta emperyalist sistemin ihtiyaçlarına uygun olarak, ihraç ikameci modele göre yeniden şekillendirilen Türkiye Ekonomisi, gerek 1994 5 Nisan'ında, gerekse son depresyon dalgasında iyice görüldü ki, her an batabilecek kadar zayıf bir mali yapıya sahip. Savaş faktörüyle bu bataklık, daha da içinden çıkılmaz hale geliyordu. Yani bataklıktan çıkabilmek için, önce Kürt halkının ulusal kurtuluş savaşıyla başa çıkmak zorunda olan oligarşi, tüm gücüyle bu savaşa seferber oldu. Bugün itibariyle oligarşi, Kürt halkının ulusal kurtuluş savaşıyla başa çıkmanın yolunu bulmuş görünüyor. 9 Aralık Kararları vb.'nin, İmralı sürecini takip etmesi tesadüf olmasa gerek.Türkiye, dünyanın en büyük 16. ekonomisine sahip. 405 milyar dolarlık bürüt ulusal gelirin kişi başına dağılımında ise, yıllık 6 bin 300 dolarla, 90. sırada. Kişi başına düşen yıllık gelir rakamı da tek başına bir anlam ifade etmiyor. Nüfusun en zengin %20'si ile en yoksul %20'sinin ulusal gelirden aldığı paylar arasında 11 katlık bir uçurum var. Dİğer G-20 üyeleri açısından da durum pek farklı değil. Örneğin, dünyanın en büyük 2. ekonomisi olan Çin, kişi başına ulusal gelirde 129. sırada yer alıyor. (Dünya Kalkınma Raporu 1999/2000, Dünya Bankası)
Bu ekonomik büyüklük ile Türkiye'de 24 Ocak Kararları'yla başlayan sürecin tıkanması, emperyalistler için ciddi bir tedirginlik kaynağıdır. Tıkanıklığı birçok açıdan gözlemek mümkün; yüksek enflasyon, pahalı döviz, yüksek faiz, yüksek dış ticaret açığı, bütün bunlara paralel; düşük sanayi üretimi, düşük ihracat, kapanan kredi muslukları, kırılan kredi notları.... Bütün bunlara eşlik eden, başıbozuk bir kamu maliyesi ve yüksek bütçe açığı. 9 Aralık Kararları, bu tıkanma verilerinin üzerinde ete-kemiğe büründü. Savaşın dorukta olduğu 1994 yılında 5 Nisan Kararlarıyla gündeme getirilen fakat şiddetle geri tepen politikalar bugün çok daha kapsamlı olarak ve emperyalistlerin direkt yönlendirmesiyle yeniden gündeme alınıyor. Emperyalistlerin direkt yönlendirmesi, öylesine, lafın gelişi bir ifade değildir. 9 Aralık Kararları'nın uygulanabilirliği, IMF ve Dünya Bankası'ndan gelecek olan kredilere göbekten bağlıdır. Eğer bu krediler gelmezse, ortada karar falan kalmaz. Yeni bir 5 Nisan yaşanır.
Gelişmelere gözatacak olursak...
Birinci planda, deflasyonist politikalara gidilmektedir. 5 Nisan'dan sonra %l50'lere varan eflasyonun önümüzdeki dönemde %20'lere çekilebilmesi için çeşitli politikalar uygulamaya sokuldu. Emperyalist efendilerin de izniyle, uzun dönemde sabit kur politikasına geçildi. Bugüne değin izlenen politika ise, Merkez Bankası'nın piyasadaki döviz daralmasına karşı TL çekerek döviz sürmesi ve sürekli devalüasyondu. Sonuçta, 1980'li yıllarda ortalama 664 TL'na eşit olan dolar, bugün 540 bin TL'na yükseldi. Yeni para ve kur programıyla hedeflenen de TL'nin güçlendirilmesidir. İlk olarak banka faizlerinde 1 günde 35 puana varan düşüşler yaşandı. Kamu kağıtları açısından bakıldığında, 24 katrilyonluk bütçenin 15 katrilyonunun iç borçlara gittiği bir ülkede, faizlerinde düşmesi oldukça önemli bir gelişme. Sadece kamu maliyesi açısından değil, ekonominin bütünü için aynı şey geçerli. Sanayi üretiminde kapasite kullanım oranlarının %70'lerde seyretmesi ve en büyük 500 sanayi şirketinin gelirlerinin %87'sini faizin oluşturması, bir ülkede ekonominin batakta olduğunu desteklemeye yeter verilerdir. Sözkonusu 500 şirket, 1987'de karın %80'ini üretim faaliyetinden elde ediyordu. Yani emperyalist sistemin genel eğilimlerinin (üretimden kaçış) yanısıra, burada daha çok bir özgünlüğün sözkonusu olduğunu görüyoruz. Özelde iç borç stoğunun daraltılmasıyla kamu açıklarını ve genelde de sanayi üretiminden kaçışı ortadan kaldırmayı hedef alan bu kur ve para politikasına yeni vergi politikalarıyla destek yaratılması ve kamu gelirlerinin artırılması da diğer tamamlayıcı politikaları oluşturuyor.
1994'ten 1999'a felç halinde süren ve bu tıkanmanın 9 Aralık Kararlarıyla aşılması girişimi de daha şimdiden birçok belirsizlik taşıyor. Ve bu belirsizlikler, emperyalistlerin akıttığı kredilerle de ortadan kalkacak gibi görünmüyor. TL'yi değerlendirmeye dönük politikanın anlamı ihracatın daralması, iç pazarın önem kazanmasıdır. Fakat iç pazarda da talep daraltıcı politikalar izlenmektedir. Ayrıca bir de ihracatın teşvik paketinin açılması, belirsizliğin ve kararsızlığın açık bir göstergesidir. Sürekli devalüasyon halinden çıkarılan ve güçlendirilmek istenen TL'nin yüksek oranlı bir devalüasyonla kırılması, küçük bir ihtimal değildir. Borsa, benzeri bir kırılma potansiyelini taşımaktadır. Bayram-seyran değilken %400 yükselen bir borsa, çakılacak demektir. Enflasyon açısından bakıldığında da hükümetin hedefleri havada kalmaktadır. İşçi-memur ücret zammı %20'yi geçmediği halde, %50 beklenen enflasyon %68 çıkmaktadır. 9 Aralık Kararları'na bir ciddiyet katmak üzere, geriye sadece emperyalist mali kuruluşların kredileri kalmaktadır. Bütün bu belirsizlikler kaçınılmazdır. Yeni sömürgelerdeki krizin derinliği karşısında emperyalizmin reçetesi kalmamıştır.
Yeni ekonomik programın kimi detaylarını IMF'e yazılan niyet mektubunda bulmak mümkün. DSP-MHP-ANAP hükümeti, IMF'in istediği "yapısal reformları" yerine getirmek yönünde emperyalist efendilere yeminler ediyor bu mektuplarda. Sözü edilen "yapıssal reformların" başında, bilindiği gibi özelleştirmeler geliyor. Özelleştirmelerin "hızlandırılacağı niyeti ifade ediliyor. Yakın zamanda, özellikle enerji sektöründe özelleştirmelerin yoğunlaşması bekleniyor. "Yapısal Reformlar"ın değşimeyen ikinci maddesi ise tarım sübvansiyonlarının (desteklemenin) kesilmesi. Bu konuda hükümetin IMF "önerisini" yerine getirmesinin sonucu iki yönlü olacak. Birincisi; tarımsal üretime yapılan desteklerin (örneğin, gübre desteği) sona ermesi, köylülerin felaketi olacak. Ya da örneğin Ziraat Bankası kredilerinin kesilmesi de aynı sonucu getirecek. Çünkü köylülerin büyük bir bölümü, mevcut koşullarda ancak, bu kredilerin faizini ödeyebiliyor. Kredinin kesilmesi demek köylünün elinde avucundaki son kalıntılara haciz gelmesi. Anadolu'dan metropollere doğru bölük bölük yeni işizlerin akması demektir. Bu uluslararası gıda tekellerinin "yapısal reformudur". Tıpkı enerjide olduğu gibi yakın zamana kadar tahıl ihracatçısı olan Türkiye'de artık California pirinci ya da ithal mercimek market raflarını süslemektedir. Türkiye ithalatının halihazırda %10'unu tarımsal ürünler oluşturmaktadır. Özellikle özelleştirmeler paralelinde uluslararası gıda tekellerinin bu "girilmeye değer pazar"a akması bekleniyor. Tarıma sübvansiyonların kesilmesinin ikinci sonucu da, tarımsal ürünlerin ticareti sürecinde faaliyet gösteren prekapitalist unsurlara son darbenin vurulmasıdır.
9 Aralık Kararlarını, salt G-20 paralelinde düşünmek yeterince açıklayıcı olmaz. G-20, Türkiye'nin emperyalist sistem içinde rolünü, yeni-sömürgeciliğin hangi kategorisinde yeraldığını anlayabilmemiz için gerekli bir veridir. Fakat 9 Aralık Kararları'nın özgün yönleri de var. Bu özgünlüklerin başında, şüphe yok ki Türkiye'nin AB süreci geliyor. Bu kararlar, aynı zamanda AB kriterlerine uyum sürecinin bir gereği olarak hayata geçiriliyor. Kararların Helsinki Zirvesi'nin hemen arifesinde açıklanması da bunun bir göstergesi. 2003'e kadar bu kriterlerin yakalanması ve 2004'te tam üyeliğin gerçekleşmesi bekleniyor. Hem AB ve hem de ABD emperyalistlerinin bu yönelimlerinin büyük ölçüde çakıştığı görülüyor. ABD emperyalizminin yeni dönemde Türkiye'ye biçtiği rol üzerinde kimi noktaları ele alabiliriz. 1998 itibariyle Türkiye'ye meta ihracı, ithalatının iki katı. Sermaye ihracı açısından bakıldığında ise, son 19 yılın toplam direkt sermaye ihracı,12 milyar dolar. Bu rakam diğer yeni-sömürgelerle karşılaştırıldığında oldukça düşük kalıyor. Çünkü 97 yılı itibariyle yeni-sömürgelere akan yabancı sermayenin toplamı 400 milyar dolardır. Aynı yıl itibari ile yeni-sömürgelerde konumlanmış bulunan yabancı sermaye stoğunun 3.5 trilyon dolar olduğunu göz önüne aldığımızda, Türkiye'deki 12 milyar dolarlık direkt yabancı sermaye yatırımı oldukça hafif kalacaktır. 1998 yılında Türkiye'ye yatırım için giren yabancı sermayenin %68.4'ü (643 milyon dolar) kar transferi olarak geri dönmüştür. Yabancı sermayenin Türkiye'yi tercih etmemesinin nedenlerinin başında siyasal ve ekonomik istikrarsızlık geliyor. Emperyalist tekeller, mevcut siyasal istikrarsızlığı bile yeterli buluyorlar. Bu kadarı bile onları zayıf halkalardan uzak tutmaya yetiyor. Yani ekonomik programın bir diğer amacı da direkt yabancı sermayeyi cezbedecek bir istikrar havası yaratmaktır. Sözünü ettiğimiz raporlarda 9 Aralık Kararları'nın tamamlayıcısı olacak sektörel dağılıma ilişkin kimi işaretler bulmak mümkün. Emperyalist tekeller bugüne değin daha çok tekstil, demir çelik, dayanıklı tüketim malları gibi sektörleri tercih etmişti. Türkiye, dünyanın yedinci en büyük pamuk üreticisi ve aynı zamanda dünyanın altıncı tekstil ve hazır giyim ihracatcısı. Bu sektör Türkiye ihracatının %37'sini teşkil ediyor. Önümüzdeki dönemde tekstilin bu ağırlığını kaybetmesi yeni sektörlerle paylaşması sözkonusu. Bunların başında elektrik üretimi, telekomünikasyon, ve otomotiv sektörleri geliyor. 32 elektirik santrali ve bunların dağıtım ağı için birçok emperyalist tekelin hazır beklediği biliniyor. Bunların içinde nükleer enerji üreten şirketler de var. Diğer yandan, özellikle cep telefonu ve bilgisayar açısından Türkiye bakir pazar olarak kabul ediliyor. Bunların dışında, 16 otomotiv üreticisi şirketle birlikte bin 300 oto yedek parça yapımcısı şirketin yer aldığı sektör de ağırlık kazanmaya başlıyor. Tüketim potansiyeli öne çıkarken emperyalist uluslarası iş bölümünde Türkiye'nin yoğun emek gücü ve zengin hammadde yatağı olma özellikleri hala etkilidir. Kriz içinde debelendikleri halde tekstil ve deri sektörlerinin tümden çökmemesinin nedeni de budur. Yaşanan yoğun iflaslar daralmayla birlikte aslolarak tekelleşmenin ifadesidir. Gerek ABD ticaret bakanlığının gerekse AB'nin önümüzdeki dönem için Türkiye'ye biçtiği misyon bu noktalarda kesişiyor; bir sanayi ve tüketim merkezi...
Bu ekonomik rolün tamamlayıcı ayakları arasında, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya'ya açılan emperyalist tekellerinTÜrkiye'yi ve TÜrkiye'deki işbirlikçilerini sıçrama tahtası olarak seçmesi de yer alıyor. Örneğin Procter and Gemble Orta Asya'ya mallarını pazarlamak için Türkiye'yi üst seçti. Bu sıçrama tahtasının değişik kullanımı şöyledir; Koç Grubu, Fiat ile işbirliği içinde midibüs-kamyon vb.. üretmektedir. Aynı Koç Grubu, aynı lisansla Özbekistan'daki işbirlikçileriyle bir minibüs kamyon fabrikasının (SanKoçAuto) temellerini açmıştır. Fiat ise, Özbekitan'da ortalıkta gözükmemektedir.
Aynı şekilde, siyasal açıdan da Türkiye'nin emperyalist merkezler gözünde işlevi açıktır; önümüzdeki dönemde bölgenin emperyalist dünya entegrasyonunu hızlandırmak, dil-kültür avantajıyla Orta Asya ve Kafkaslar'da, din avantajıyla da Ortadoğu'da emperyalistllerin çıkarlarını temsil etmek. AB üyesi olduğunda da Türkiye'ye biçilen bu rol değişmeyecek. Ne ABD, ne de AB açısından...Ama bu rolü oynayacak olan Türkiye'nin siyasal-sosyal yapısı bu istikrar potansiyelini taşıyor mu?
Sosyal açıdan bakıldığında; Türkiye'nin AB'yi en çok korkutan özelliği 65 milyon nüfusundur. Bu nüfusu, içinde koca bir işsizler ordusu barınmaktadır. Çalışan nüfusun da ezici bir çoğunluğu yoksulluk sınırları içindedir. Metropolleri çevreleyen varoşlar, ne zaman patlayacağı belirsiz bir bomba olarak tanımlanmaktadır. "Ayaklanmalar yüzyılında" ateş alması muhtemel bombalardan biri de gerekse Kürt göçüyle kırlardaki yığınlar tarafından varoşlar büyütülmekte, tahrip gücü arttırılmaktadır. Bu tahrip gücü siyasal islam tarafından emilmek, etkisizleştirilmek istinse de İstanbul'un hiç bir zaman Paris kadar sakin bir şehir olmayacağı ortadadır.
Türkiye'deki siyasal durum, emperyalistlerin istikrar hesaplarını destekliyor mu, köstekliyor mu? Konumun bu yönüne baktığımızda, 28 Şubat'la belirlenen siyasal risklerin ne duruma geldiğini de gözönüne almamız gerekecek. 28 Şubat 1996 itibariyle oligarşiyi en çok tehdit eden siyasal unsur (PKK), 2000 itibariyle tehdit olmaktan çıkmış, sistemin merkez partilerinden farklı bir siyasal programa sahip olmaktan çıkmıştır. Oligarşinin belirlediği ikinci tehdit unsuru olan siyasal islam da, geçen zaman zarfında budana budana Nasrettin Hoca'nın kuşuna dönmüş, bırakalım tehditi, bahanelik bir tarafıda kalmamıştır. 28 Şubat'ın üçüncü hedefi olan, Türkiye Devrimci Hareketinin bulunduğu durum ise yakından bilinmektedir. KUKM'nin tasfiyesi, Türkiye Devrimci Hareketini en az reel sosyalizmin çözülmesi kadar yoğun etkilemiştir. Bu etkileşim, dünyadaki genel tasfiyeci dalgayla birleşerek, özellikle ideolojik planda yoğunlaşmıştır. Yeni dönemin ihtiyaçlarına yanıt veremeyen unsurlar silinecek, saf dışı kalacaktır. Fakat yeni dönemi çözümleyenler, kendini yenileyebilme iradesi gösterebilenler devrim yürüyüşünü sürdürebilecektir. Öyleyse, Türkiye'deki mevcut siyasal durum risk altındadır. Devrim yürüyüşünü sürdürebilenler sosyal bombayı ateşleyebilirler.Yani Türkiye'deki sosyal-siyasal yapı, emperyalistlerin beklediği istikrarı sunabilecek durumda değildir. Emperyalistlerin üzerinden geçerek Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya'ya hakimiyet kurmayı düşündükleri bu köprü sağlam değildir, çürüktür. Buna rağmen hem ABD hem de AB açısından en uygun ulaşım kanalı Türkiye'dir.
ABD'nin "stratejik müttefiği" olmasına rağmen, AB emperyalizmi de bu seçeneği elinin tersiyle itememektedir. Ve mümkün mertebe bu yolu zorlama eğilimindedir. Sosyal, siyasal, ekonomik vb. kriterlerine uymadığı halde Türkiye'yi AB sürecine entegre etmeye çalışmaktadır. ABD'nin tutumu da Türkiye'nin AB üyeliğini destekleme yönündedir. Çünkü Türkiye ABD'nin "truva atıdır". Bu özelliği ile AGSK (Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği) ekseninde AB emperyalizmini tedirgin etmektedir. AGSK (ya da eski adıyla Batı Avrupa Birliği), AB ordusunun embiriyonudur. Tedirginliğinin bir ifadesi olarak AB, Türkiye'yi AGSK'nın karar mekanizmasına kabul etmemiştir. Türkiye AB ordusuna sadece asker verecektir. Karar mekanizmasında yer alabilmesi ise tam üyeliğin kabuluyle mümkündür. Şu açıktır ki AB'nin tedirginliğinde "demokrasi ve insan haklarının" payı yoktur. Avrupa emperyalistleri, bu konuda ikiyüzlülüğün dikalasını sergilemektedir. Yakın zamana değin, yaralı gerillar Alman panzerlerine bağlanarak süründürülüyordu. Şimdi aynı Almanya'dan alınan Leopard tanklarıyla dağlar bombalanacak. Ya da "insan haklarının yılmaz savunucasu" İtalya'dan alınan savaş helikopterleri halka ölüm kusturacak.
AB'nin demokratlığı konusu, en pervasız yalan balonlarının uçurulduğu bir bellek tecavüzüne dönüştürülmüştür. Karşımıza konulan senaryo şudur; "AB'ne giriş süreci, darbeler döneminin kapandığının, demokratik devrimin resmi ilanı olacaktır. Bu da herkesin çıkarınadır. Karşı çıkmak gericiliktir." Liberaller korosunun dillerinden düşürmediği nakarat budur. Halklarımızın demokrasi özlemi, liberal demogogların elinde oligarşiye siyasal payanda yapılmak isteniyor. Ve darbe sopası, yine el altında tutuluyor. Çok basit bir tercih sunuluyor önümüze; "ya AB, ya generaller..."
Oysa biliniyor ki (Pakistan gibi istisnalar dışında) yeni sömürgelerde cuntalar dönemi sona ermiştir. Fakat bunun anlamı, Düşük Yoğunluklu Çatışma döneminin başlamasıdır. DYÇ'de açık ve gizli faşizmin unsurları, kimi parlamanter motiflerle değişik bir bileşimde sunulmaktadır. Devlet terörizmi dereceli ve esnek olarak sürmekte, yeri geldiğinde öne çıkarılmaktadır. Bunun adı demokratik devrim değildir. DYÇ'nin içerdiği parlamanter motifler biçimseldir. Konsantre şiddet, devlet aygıtının özünü oluşturmaya devam etmektedir. Türkiye'nin AB'ne girmesiyle bu durumun ortadan kalkacağını beklemek için, Türkiye'nin sosyal-siyasal gerçekliğinden bihaber olmak gerekir. AB'ne uyum sürecinin bir parçası olarak, örneğin MGK'nin rolü değişebilir ya da değişmeyebilir, hiç önemli değil. Önemli olan devlet aygıtının bütün kilit noktalarında MGK azmiyle emperyalizme hizmet ruhunun örgütlenebilmesidir. Örgütlenmiştir.

Devrimin gündemi
AB, bizim çıkarlarımıza hizmet edebiliyor mu? Türkiye'nin yoksul halklarının çıkarlarına hizmet edebiliyor mu? Ya da şöyle soralım; AB emperyalizmi için dünya halkları ne anlam taşıyor? Fransa özelinde AB emperyalizmi, yakın zamanda bu sorunun yanıtını Kongo'da verdi. ABD ile karşılıklı olarak Fransa Kongo'yu bir insan mezbahasına çevirdi. Sokaklarda Hutu'ların ya da Tutsi'lerin ceset tepeleri yükseldi. Ne için? Emperyalistlerin Orta Afrika'yı talan edebilmesi için. Yani AB emperyalizmi, bu sorunun yanıtını yüzyıldır veriyor. Elbette ki Türkiye'yi Kongo'dan ayıran kimi özellikler var. Bu özellikler, emperyalist efendilerin azıcık daha sosyal refah, azıcık daha demokrasi kırıntısı bahşetmesine neden olacak diye AB'yi alkışlayacak ya da sükutu ikrar eyleyeceğiz, çünkü AB hepimizin çıkarınadır öyle mi? Hayır! AB, emekçi halklarımızın çıkarına değildir. Halklarımızın çıkarı esenliği ve geleceği Demokratik Halk Devrimi için verilen savaşımdadır, bu savaşımın zaferindedir. Ve bizler, vaadlerle halklarımızın demokrasi özleminin sömürülmesine seyirci kalmayacağız. Yeni demokrasi paketleriyle belleğimize tecavüz etmeye kalkıyorlar. Bu ülkede yaşayan herkes çok iyi bilirki "demokrasi paketi" demek, halka yeni saldırı dalgası demektir. Bütün bu gerici yalanların perdesini, devrimci gerçekle yırtacağız.
Oligarşi, 2004 yılında AB'ne tam üyeliği hedefliyor. Bu sürecin işleyeceğini varsaydığımızda, devrimin önünde yeni gündemlerin, yeni görevlerin oluşacağını kestirmek zor değildir. Bu süreç, halkların birleşik mücadelesinin önemine vurgu yapıyor. Devrimin gündemi, enternasyonal dayanışmayı ve mücadeleyi güçlendirmektir. Klasik ve neo liberaller korosu, korusunun borazanı eski solcular Avrupa Emperyalizmini alkışlamaya ve demokratik devrim beklemeye devam edecekler. Fakat bizde halkların devrimci ateşini 0birleştirmeye ve büyütmeye, Gazi'nin ateşini Atina'nın ateşine, Kuala Lumpur'un ateşini Mexico City'nin ateşine katmaya devam edeceğiz.
Dünya halklarının devrimci ateşi, kimi zaman Seatlle'lara sıçrayacak. Ve gerçek demokrasi için, halk demokrasisi için dünyanın dört bir yanında boyveren bu ateşler, birbirlerini körükleyerek emperyalizmi tutuşturacak.